Acının sicil kayıtları

ACININ SİCİL KAYITLARI: NURİ PAKDİL’DEN ‘MEKTUPLAR’

Türkiye’de yaşanan ortak ve nicel acının yaygın halde olan kısmı, herhalde GSMH hesaplamalarına yansımayan alanları kapsamaktadır. Bu acıya Karacaoğlan’dan daha eski dönemlerde Yunus’un şiirlerinde de rastlamak mümkün. Mektup satırlarına dökülenler ise, daha yakın döneme ait: Mehmed Âkif’te, Nâzım Hikmet’te, Necip Fazıl’da, Sezai Karakoç’ta, Cemal Süreya’da, Ece Ayhan’da, İsmet Özel’de -öznel semptomlarla ve farklı seyir takip etse de- yine de ortak izleklere sahip bir acı bu. Salt İslâmî alana has bir acı değil yaşananlar, meselâ Sosyalist-Marxist alanla, daha başka alanlarla da kesişmeler, kavuşmalar, örtüşmeler elbette olmaktadır ve olacaktır. İnsanın olduğu her yerde, her zaman ve her oluşta bu acı varlığını hissetirmiştir. Bu yüzden İkinci Yeni, bu topraklarda kayda geçen acının, ortak acının hissedildiği ilk ve tek ortak şiir atılımıdır. (Bu cümlenin altını kalın bir çizgiyle çizmek isterim, belki de kanla: Cemal Süreya’nın dediği gibi “Kan var bütün kelimelerin altında” çünkü!)

Bm88KCOCAAEgU20

Eski bir DPT’li olan Nuri Pakdil’in daktilokopilerini çıkararak, bir anlamda sicil kayıtlarını tutmaya çalıştığı acı da, bu şekilde yasa dışı, enformel, gayrı resmi bir acıdır. İkinci Yeni’nin yürürlüğe girdiği tarihten bu yana tüm iktidarlara baş kaldıran, kana kana yaşanıp, kanatırcasına yazarak vergisi “dayanışma” olarak ödenen öznel bir acıdan söz etmekteyim. İşte 17 Ağustos 1958: Maraş’ta bir Şiir Matinesi’nde 24 yaşındaki Nuri Pakdil, Cemal Süreya’nın 1958’in Şubat’ında yayınlanan ilk kitabından okumaktadır: Kanto, Üvercinka, arkasından da “Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu” dizesinin geçtiği Aşk şiiri. Ortak acıdan söz açışım sebepsiz yere, durup dururken değil!

Edebiyat Dergisi Yayınları tarafından Nisan 2014’te yayınlanan üç ciltten oluşan üç kitap duruyor masamda: İslâmî çizginin önde gelen isimlerinden Nuri Pakdil’in Mektuplar’ı. Kısmen el yazısı kullanılsa bile, çoğunlukla daktiloyla yazılmış, daktilodan çıkarılıp sarı, orta boy zarflara konularak toplam yüz on üç kişiye postayla gönderilmiş üç kitapta yer alan bu mektuplar. Birçoğunu edebiyat dünyasından, Edebiyat dergisinden tanıdığımız dostlarına, yol arkadaşlarına, ilgilendiği kişlere yazdığı bu mektuplarda önemli, etkileyici, uyarıcı şeyler söylüyor Pakdil. Mektuplar her zaman önemlidir; meraklısı varsa eğer, o, bu mektuplardaki yazarın, düşünürün, sanatçının veya bilim insanının ruh dünyasından izler, yansımalar bulup çıkarabilir. Ne yazık ki, mektuplara daha önce bakabilme, daha önce görebilme imkânımız olmuyor işte; yaşananlar yaşandığı gibi, geçmişe ait bir dünyadan bize göz kırpsa da, elini umarsızca uzatsa da yapacak bir şey kalmıyor.

Nuri Pakdil’in önem verdiği mektuplarının birer nüshasını, daktilokopisini çıkartarak sakladığı anlaşılıyor. Kopyası olmayanlar da, ulaşılabilen şahıslardan tek tek istenerek toplanmış; edebî bir belge olarak kayda geçen bu mektuplar, nitelikli, kıymetli, göz ardı edilemeyecek bir çabanın ürünü. Son dönem İslâmî alanda söz sahibi olan, değişik kişiliğiyle, yaşam tarzıyla etkin bir kimliğe sahip Pakdil’i anlayabilmek için önemli bir belge niteliği taşıyor Mektuplar. Annesinin vefatından bir hafta sonra (18.9.1971) şöyle yazacaktır: “Anadolu, ölülerimizi depo ettiğimiz bir yer oldu. Dolmayan sonsuzluk deposu.” Derginin kapanışına doğru, acının doruk noktasına ulaştığı o karanlık dönemde (1984 ve sonrası) bana yazdığı son mektuplardan birinde “Cehennem’de yapayalnız” olduğunu bildirmiş “Allah’a inancımı korumaya çalışıyorum.” demişti.

Mektuplar’da benim ilgimi çeken, tanıdığım Nuri Pakdil’e ilişkin bütün kayıtlarımı baştan sona taramama sebep olan 23 Nisan 1997’de yazılan bir mektup oldu. Ne bu mektuptaki ahvalden, ne bu mektubun yazıldığı insandan, ne de bu mektuptaki kırk yıllık duygudan, gönül bağından hiç haberdar olmadım. Haberdar olanlar olduğunu da pek sanmıyorum, meselâ Mektuplar’ı yayına hazırlayan arkadaş, yazdığı on sekiz sayfalık ‘sunu’ yazısında bu duruma hiç değinmiyor bile. Bu tür konular geleneksel olarak (genellikle) konuşulmaz, üstü örtülür, içte tutulmaya çalışılır; ama Pakdil’in yayınlanmasına cesaretle izin verdiği, gün yüzüne çıkmasıdan çekinmediği mektuplarında, görülüyor ki hiç de öyle mahremin üstünü örtme gibi bir tutum sergilenmiyor.

23 Nisan 1997’de yazılan mahut mektup Işık (Kösebay) Umur adındaki hanıma yazılmış. Bu mektup, bizi (1997’den geriye doğru) kırk yıl önce başlayan bir aşk tutulmasına götürüyor (Mektuplar tutulmada ilk tarih olarak 1956’yı haber vermektedir).  “Ah, Işık, Işık, Işık, Işık, Işık! [Tam beş kere!] Ben seni ihmal ettim. Bana her şey müstehak. Ya ben seni gerçekten sevemedim, ya da dilim tutuldu. Halbuki ben seni tanriçem (Allahım sen beni affet.) yapacaktım. Bana lânet olsun.” [Burada ‘tanriçem’ yerine ‘tanrıçam’ olmalı herhalde.] 24 yaşındaki Nuri Pakdil’in duygularını ifadesi böyle! Başka bir satırda “sesini dinlerken [Işık Hanımın elbette] Allah’a daha yaklaşıyorum” der.

Mektuplarını yayınladığına göre, yaşanan mahrem duyguları okurlarla paylaştığına göre, Pakdil’in içdünyası hakkında konuşabilme hakkına sahibiz. Çünkü bu mahremiyet alanına gizlice, bir magazin muhabiri gibi sokulmuyoruz, yazarın kendisi bizimle paylaşıyor, bize bir anlamda açılmış, içini dökmüş oluyor, yıllar yıllar sonra.

Küçük bir araştırma yapıyorum internette. Işık Kösebay, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1959 mezunlarından. Türk Dili dergisinde yayınlanmış şiirleri var, 1 Kasım 1952 sayısında gördüm. Cumhuriyet’in arşivinde, 22 Kasım 1990, sayfa 17’de bir vefat ilanı: Prof. Dr. Ziya Umur’un vefatı dolayısıyla verilmiş. Eşleri: merhum ve Işık (Kösebay) Umur. Ziya Umur da meşhur ‘Roma Hukuku’ profesörü. Işık Hanım onunla, sanırım Adriana (Vasselli) -ona Nesrin diyorlar- vefat ettikten sonra evlenmiş. İşin en ilginç tarafı, Mason Sevgi Locası’nın genel sekreterliğini yapan Aydın Bilge’nin kayıt defterlerindeki el yazısından öğrenildiğine göre, ünlü Roma Hukuku profesörü Ziya Umur’un da mason olduğu.

26 Ağustos 1958’de Nurettin Altınbaş’a yazdığı mektupta [ona hep Nuriddin diye hitap ediyor ve onunla hep çok samimi, çok sıcak mektuplaşıyor; kardeşi, arkadaşı, baba dostu, kara gün yoldaşı, sırdaşı, ciğerparesi Altınbaş’a yazdığı mektuplarda, bir kıta büyüklüğündeki Pakdil buzdağının su içinde kalan, görünmeyen kısmına dair bir takım ipuçları, izlekler elde edilebiliyor. Meraklısı için oldukça önemli belgeler Nurettin Altınbaş’a yazılan mektuplar. Pakdil, ona yazdığı bir mektubunda “Teyzeme selâm” dediğine göre, Nurettin Altınbaş, Pakdil’in yakın akrabalarındandır] “Işık’a bir mektup yazmadım daha” diyor. “Yazsam dibine kadar boşalacağım. Yapayım mı bunu? Bende itidal kalmadı” diyor. Aynı mektupta, iki yıl önce IŞIK’a [büyük harfleri tercih etmiş Pakdil] yazdığı bir mektuptan söz ediyor; yani, bu durumda 1956’dan -daha öncesi var mı, bilemiyoruz- beri, yaklaşık altmış yıl önce, Pakdil’in 20-22 yaşlarında olduğu gençlik döneminde başlayan efsanevi bir aşktan, büyük bir aşk tutulmasından haberdar oluyoruz. Işık (Kösebay) Umur Hanıma, Pakdil’in 1997’de -tanışmalarından kırk yıl sonra- yazdığı bir mektuba da kitapta yer verilmiş. Gönül verdiği insana, kırk yıl sonra hâlâ ilk günkü gibi sımsıcak, içten, samimi ve üstelik erotik bir mektup yazabiliyor Pakdil, bunu görüyoruz, etekliğinin dokusunu bile aklında tutup işlemiş mektuba.

Neden bu denli üzerinde durdum bu konunun? Oysa son derece tabiî, insanî bir konu bu; elbette öyle. Mektuplar’da benim ilgimi çeken, özellikle Işık Hanıma yazılan, Işık Hanımla ilgili mektuplar olmasının nedeni tam da bu tabiîlik ve insanî duygulardır. Burada iki farklı Pakdil’le karşılaşma fırsatını buluyorum da onun için. Etkilendiğimiz, takip ettiğimiz bir yazarın, bir düşünürün, benimsemekte zorlandığımız soğuk, sorumluluk bilinci yükleyen sert, kendi üzerimizde biraz iğreti duran kaba düşüncelerinin, tavırlarının, eylemlerinin hemen yanıbaşında sımsıcak, yumuşacık, incelik dolu bir tarafı olduğuna tanıklık ediyoruz. Mektuplar efsanevî bir devrimci-yazarın duygularını, beşerî tarafını, bize ait olan, Karacaoğlan’dan bildiğimiz, ortak acıya dair bir tarafı aydınlatmış oluyor. Kapalı kalan mahrem bölgeleri, kilitli sandığı gözler önüne seriyor bir parça. Et, sinir, kan, gözyaşı, aşk, nefret, heyecan, çöküntü, coşku, umut, umarsızlık, düş, duygu, merak, sevinç, üzüntü, hüzün, öfke, hayal, vehim, korku, özlem, tutku… Bütün beşerî hasletleriyle bağlandığımız insanı, bir aynada görür gibi, sanki kendimizden bir yansıma, bir iz, bir kalıt, bir belirti görür gibi; bir sabah hayatımıza olağanüstü bir yansıma katmış bir aynada; şimdilerde boğuntular içinde geçen günlerimizde, bütün savrulmuşluklar, unutkanlıklar, ertelemeler, bilinçaltı depolarından ince bir sızı, bir çığlık; bir izdihamda, sinema dağılır gibi, dağılırken aniden parlayan aynanın göz kamaştıran yansımasıyla gözlerimizi kısıp korunmaya çalışarak baktığımız gibi: Tavan arasına (bilinçaltı depolarına, arşive) kaldırdığımız kırık, tozlu, örümcek ağlarıyla sarılmış bir boy aynasında kendimizle, öznelliğimizle yüzleşme.

Mektuplar beni -gayet normal biçimde, kendimi hiç hazır hissetmediğim halde- yeniden eski günlere götürdü. Eski mektupları arasıra çıkarıp bakarız; başka bir şeyi ararken rastlamışızdır aslında, dolaylı olarak bakarız mektuplara, yönelişimiz doğrudan mektuplara değildir; apansız yakalanıvermişizdir sanki bir yaz yağmuruna, ani bir sağanağa yakalanmış gibi, şemsiyesiz, yolun ortasında, sığınacak bir saçak altının bile olmadığı bir ortamda. O eski günlere dönmek, o eski günleri hatırlamak bugün acıdan başka bir şey vermiyor. Tıpkı bu günlerdeki gibi yine yoğun biçimde acı var, ancak acının niteliği değişik, sürekli nitelik değiştiriyor acı. Allah her an, her gün bir şe’ndedir! Bir phenomena olan şe’n (nişan, belirti, tecelli, görüngü, ışıma) her gün, her an değişim, yenilenme içindedir. Bu durum, sonsuza değin (çünkü öbür dünyada da yaratılış sürekli değişim gösterir) böyle sürüp gider. Bugünkü acı phenomenası başka; bugün yaşananlar, bugüne ait her bir görüngü, her bir olgu, yaşanan acının da niteliğini, niceliğini değiştirdi, değişime zorunlu hale getirdi.

Elbette ki Pakdil’de de büyük bir değişimi görüyor, buna hayretler içinde tanık oluyoruz. Bu değişimlerden birisi, beni son derece şaşırtanı: Pakdil’in artık cep telefonu kullanması! Bu tür şeylere karşı olarak tanıdığım Pakdil, cep telefonu kullanmadığım halde, çocukların bana ulaşmak için çantama koydukları cihazdan gelen bir uyarı sinyali nedeniyle beni tepeden tırnağa haşlamıştı. Şimdi cep telefonu kullanıyor Pakdil ve herkese mesajlar gönderiyor cepten! Ben hâlâ kullanmıyorum, kullanmamakta inat edişimin en önemli referansını da -ne tuhaf ki- Pakdil’den almaktaydım! Mektuplar’ın son cildinde (3. Cilt, s: 295-300) cep telefonunuyla gönderilmiş mesajlara da rastladım. Bunların belirli klişeler olduğunu sanıyorum, ortak kişilere gönderilen mesaj klişeleri gibi. Tuhaf! Yaşanan ortak acı, cep telefonuyla, radyasyonla, frekanslarla, soyut biçimde, havada daha başka yollarla sanal bir dünyada, sanal bir olgu halinde herkese ulaşıyor, herkesi farkında olmadan değişime zorluyor ve toplumu kuşatıyor bu acı.

Mektuplar aynı zamanda bir kanıt da oluşturuyor: Acının kanıtları. Işık Hanıma yazdığı sadece bir mektup var (sadece bir mektup yazıldığını da sanmıyorum) üçüncü ciltte. Bu mektup üzerinden, Pakdil’e dair bir kanıt elde ediyoruz. Neden evlenemediği, gençlik döneminde başlayan bu tutulmanın birlikteliğe dönüşememesinin kimden kaynaklandığı bizim için (Pakdil’le dostluk, arkadaşlık kurmuş, dayanışma içinde olmuş, yakınında bulunmuş, bir davayı omuzlamaya niyet etmiş, Pakdil’le okur-yazar olarak bağlantı kurmuş kişiler için) hayatî bir önem taşımıyor. Önemli olan, bu zahirî kavuşamama olgusunun acıyı daha da belirgin hale getirdiğidir. Pakdil’in çevresindekilere çok sert ifadeler kullandığını, zaman zaman kırıcı, ilişkileri bitiren mektuplar yazdığını da yayınlanan Mektuplar’da görüyoruz. (El yazısıyla yazıp bana gönderdiği son mektuplardan birinde şöyle diyor: “Sen de, Pendik’teki arkadaşın da kopacaksınız nasıl olsa! Bunları biliyorum. Eyleme bağlı hiç kimse yok!”) Bu durum, Pakdil’den uzaklaşmaya, Pakdil’i yalnızlığa terk etmeye yol açtı. Birçok arkadaşın da tıpkı benim gibi, acıya katlanamadığını, bizzat tanıklık ederek biliyorum. Bütün bunlarda, bu yaşanan acılarda, iki seven insanın birbirlerine kavuşamamasının büyük etkisinin olduğu göz ardı edilemez.

Bütün bunların içinde, bütün bunlarla birlikte, (Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin mahut mesajını da okuduktan sonra) Işık Hanıma duyduğu ilgi, Işık Hanıma yazdığı incelik dolu satırlar, Pakdil’den bize, bugüne kalan en önemli izlek gibi geliyor bana. Değil mi ki: Aşktan öte bir şey yok, ilm bile bir kıyl ü kâlden ibaretmiş sonuçta! “Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor, insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşullarıyla ve diğer insanlarla yüzleşmeye zorlanıyor.” diye boşuna söylememiş 1848’de Marx ve Engels.

Nuri Pakdil aramızda, seksen yaşını sürüyor, acıyla birlikte, aşkla!

___________________________________
Ömer Aksay’ın bu yazısı, Granada Edebiyat Dergisi’nin 10. sayısında (Ekim-Kasım-Aralık 2014) yayımlanmıştır.

Nuri Pakdil’in Mektuplar‘ı, Nisan 2014’te Edebiyat Dergisi Yayınları’ndan üç cilt olarak yayımlandı.