Ayna mayna


René Magritte / Love Disarmed (1935)

Ben ‘ayna’ diyorum, ısrarla ‘ayna’ya değiniyorum, fakat çoğunluk ‘mayna’ anlıyor. Bu mecrâda kimlerin anlamasını bekliyorum ki, zaten? İşin garip tarafı, benim ‘ayna’ dediğimde onlar ‘mayna’ anladıkları halde mayna etmeyi de ne yazık ki bilmiyorlar!
Mayna : İtalyanca <maina> ‘İndir!’ kumandası. Meselâ yelkenleri indirmek istediğinizde şöyle dersiniz: Yelkenler mayna!
Argo dilinde de, bir işi, bir kavgayı bitirmek için verilen emirmiş: Bırak! Yeter! İşi mayna etmek, mayna olmak kullanılan argo tabirler.
Aynaya bakmayı öğrenseler, ‘ayna’yı anlasalardı bir, yatışacaktı sinirleri, kibirleri, şehvetleri, tehevvürleri. Onlar aynaya sadece kendilerini seyretmek için bakıyorlar. Kendilerini büyük görmek arzusuyla, kibir ve ucup ile bakmaktalar. Ama, bilmedikleri bir şey var: Aynaya kimse yalan söyletemez!
Kendi ekranlarında, kendilerine ait aynaya özgü bir yalanın, bir yanılsamanın peşinde olanlar; yalanın, sanal olanın hakikatten üstün olduğunu iddia edebilecek kadar cahil ve sefil. Twitter, facebook, instagram gibi bilumum mecrâ bu arayışlara yelken açanlarla dolu lebâleb. Kimse bundan şikâyetçi görünmüyor. Büyük bir fırtınanın kopacağını kimse sezemiyor.
Aynaya Özgü bu mecrâda gördüğünüz bütün bloglardan farklı bir uyarıda bulunmakta, yayına başladığı Aralık 2014’ten beri. Size bu mecrânın dışına çıkmak için çağrıda bulunuyor, her ay o son uyarıyı tekrarlayıp duruyor:
Yelkenler mayna! Çok büyük bir fırtına geliyor! Herkes en yakın limana sığınsın!
En yakın liman… Şöyle denilmiş: Yakîn, iman kuvveti ile her şeyi ayan beyan aynada görmektir.
Son bir uyarı daha: Bir gün aynaya baktığınızda kendinizi (bile) göremeyebilirsiniz!
Meczubun aynaya baktığı görülmemiş. Hiçbir meczubun aynası olmadığı, aynaya bakmadığını bana yıllar önce bir meczub dostum söylemiş veya itiraf etmişti; ben de böyle olduğunu tahmin edebiliyordum. Daha sonra, bir psikologdan, tedavi gören sinir hastalarının (psikologlar kesinlikle ‘deli’ demezler) aynadan aşırı derecede ürktüklerini duymuştum. Aynayı kıran, parçalayan hastalarından bahsetmişti.
Delinin biri, çarşıdan geçerken kalabalığın içinden birine “n’aber lan deli!” demiş. Kalabalığın içindeki de etrafındakilere: “Beni ayna sandı, salak.” demiş.
Görüntülerle oyalanıyoruz. Görüntüleri gerçeğin yerine koymakla, kendimize göre bir oyun oynuyoruz. 15.5.2016 tarihli ‘aynadan giriş‘e bakarsanız “Ayna gerçeği aksettirmez.”
Ne göerebileceğinizi sanıyorsunuz? Bir şey görülebileceği konusunda bir kanaate sahip misiniz?
Tavuk, güvercin, martı besler gibi kanaat besliyorsanız göre(bile)ceğiniz tilki, sansar ve gelinciktir. Aslında belânın nereden geleceği belli. İnsan hayatı boyunca belâya maruz kaldığı için belânın geleceği yeri de bilir. Bu mecrâda beni rahatsız eden, aşırı derecede taciz eden birileri, bir takım tâifeler var. Şizoid/paranoid bir sürü sahte kimlik. Tam bir baş belâsı! Ecinnîler!
Bu mecrâdan kesinlikle bir şey çıkmayacağına inandım, yeterince kani oldum. İnanıyorsam gereğini de yapmalıyım. Pisliğin içinde, ortasında durulur mu? Bile bile! Bir sürü ıvır-zıvırla meşgul ediliyoruz.
-Bir tepsi baklava gidiyor, galiba?
-Bana ne?
-Ama size doğru gidiyor, galiba?
-Sana ne?
İşte bizi (beni/seni) böyle meşgul ettiler ve etmekteler. Bu mecrâda kimse bir tek satır kitap okumuyor! Birbirine de sadece göz atıyor! Göz atmak için bu mecrâ! Aynaya göz atıyor, geçerken bir bakıveriyor. Dikiz aynası, Türkiye’de otomobil kullananların neredeyse hiç kullanmadıkları bir şey. Kağnıdan, at arabasından birden otomobile geçince dikiz aynasına alışmaları epeyce zaman alıyor.

(belki devam eder, ara sıra bakın!)

(Yazı, yeni eklentilerle buradan devam edecek, bir engel çıkmazsa; dediğim gibi, ara sıra bakın. Eklenti: 1 Ocak 2017)

Yusuf Kaplan‘la birçok konuda aynı fikirde olmasak da, 26 Aralık 2016 tarihli Yeni Şafak’taki yazısından (Twitter savaşları ç/ağı: Mutlak Sahte’nin hükümranlığı) altını çizdiğim satırları paylaşmak istiyorum:

“140 karakterle sınırlı bir mecrada düşünce üretilemez zaten. O yüzden kitleler, sadece duygularıyla tepki veriyorlar Twitter’da.
Dolayısıyla düşüncenin bittiği; hakikatin bittiği; aklı, kalbi ruhu olan insanın bittiği; yalnızca aşırı-tepkilerin, saldırganlık biçimlerinin hâkim olduğu, çatışmaların cirit attığı çölleşmiş, ruhsuzlaşmış, bir dünyanın eşiğine fırlatıyor bizi Twitter.
Başka bir ifadeyle Twitter hem düşünceyi hem de düşünmeyi hem fizik gerçekliği hem de hakikati öldürüyor. “Post-düşünce”, “post-hakikat” ç/ağının ayartıcı, kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı ağlarına hapsediyor insanlığı.”

Mahmud Erol Kılıç da aynı gazetede 1 Ocak 2017 tarihli yazısında “tekno gençler Allah’ı artık Google’da aramaya başladılar.” diyor.

25 Aralık 2016’da şöyle yazmışım defterime:
Tanımadığım, kuşkulandığım bir bir şahsın yüz sayfa kadar tutan şiir ve yazılarını ekrandan okuyamadığım için yazıcıdan çıkarttım. Takip etmeli mi, bilemiyorum. Kitap okumaya, kitaba dokunmaya, kitapla buluşmaya engel oluyor bu mecrâ; bunu biliyorum, bundan eminim. Beni fazlasıyla rahatsız ediyor bu durum. Korkunç bir tehlikenin olduğuna eminim. Boşuna yorgunluk. Tiksinti duyuyorum şu kendi web sitemden bile: Kişisel blog! İğrenç! Tek başımayım, binlerce, belki milyonlarca örnek var, ama benimki sanıyorum farklı. Buradaki yazılarımın hiçbir şeye, hiçbir derde yararı yok; kimsenin de umurunda değil aslında. Kendimi rahatlatmak için yazdığım şeyler mi bunlar? Kendimi mi kandırıyorum?
Artık ikrah geldiği halde, nedense çıkıp gidemiyorum, yayına son veremiyorum bir türlü. Başından beri, burada olmaktan hoşlanmadığımı, bu mecrâda bulunmanın büyük bir yanlışlık olduğunu, kendi başıma iş açtığımı dile getirdiğimi göreceksiniz, eğer önceki yazdıklarıma bakarsanız.
Sürekli rahatsız olduğum halde neden hâlâ sürdürüyorum, nedir beni zorlayan; bu yayını sürdürmeye neden son vermiyorum?
Bana kim yardımcı olabilir? İkrâhen yayım yaptığım bu mecrâdan kurtulmam için bana yardımcı olacak kimi bulabilirim? Kimsenin olmadığını bildiğim halde soruyorum işte!

(belki devam eder, ara sıra bakın!)