Büyük tuzak

Hiç alışamadığım bir yerdeyim. Burası, bu internet ortamı kendimi çok yabancı hissettiğim bir yer. Ne yazacağıma, niye yazacağıma, kime yazacağıma kaygı içinde, tedirgin olarak karar veremiyorum. Kaygım gittikçe artmakta. Benim yerim değil burası. Ben defterlerle, dergilerle, kitaplarla haşır neşir olmalıyım, burası vaktimi çalıyor, burada bir tuzak kurulduğunu seziyorum. Büyük tuzak! Her şey boşa gidiyor burada.
Neyle karşılaşacağımı bilemediğim bir ormandayım (ortam/orman). Güvenlik! Çok saçma!
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudan uyananların, başucunda gördüğü satırları yazan Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış gibiyim. Benimkiler puslu, buğulu bir aynaya yazılmış satırlar; hancı aynayı sildiğinde yok olacak, buğusu gittiğinde ya da.
Sözünü ettiğim mâhut ayna internetin aynası. Bir web aynası. Ayna karardığında, karanlıkta hiçbir görüntü oluşmuyor. Karanlık bir ortam, karanlık bir orman, daha doğrusu bir cangıl (jungle) burası. Vıcık vıcık çamur, korkunç bir bataklık.
Bu aynada neyi görmeyi umuyoruz? Hangi görüntüyü paylaşmak için, kime, kimlerle bir neden bulacağız?
Aynaya özgü bir neden bulabilmek için, neden aynaya özgü bir görüntümüz olduğunu düşünmüyoruz?
Aynadaki hiçbir görüntü(müz) bize ait değil.
Burada ne bulacağınız size bağlı, demiştim. Görüntüyü paylaşmak için bir nedeniniz olmalı, kendi görüntünüz için bile. Sabah kalkıp yüzünüzü yıkarken lavabo aynasında, makyaj yaparken tuvalet aynasında görüntünüzü paylaşmak için hep bir nedeniniz olmalı.
Siz gittikten sonra, aynada bıraktığınız görüntü(nüz) arkanızdan kim bilir ne işler çevirecektir. Çevirir. Hiç haberiniz olmadan başınıza ne işler açar. Bilemezsiniz.
“İşler ayna!” Argo tabirle işler yolundaysa, mükemmelse böyle diyorlar: “İşler ayna!” Burada, bu güvensiz ortamda, bu yüzüme tutulan web aynasında işlerin hiç de ayna olmadığını görüyorum! Büyük çoğunluk içinse işler yolunda! Onlar ne olup bittiğinin net olarak farkında değiller.
Ne yapmalıyım? Ne yapabiliriz?
Aynayı temizlemeliyiz. Mikrofiber kumaşla mı temizlesek? Aynayı mı, aynadaki sûretleri mi?
A’raf 99’da şöyle soruyor Allah Teâlâ: E fe eminû mekrallâhi, fe lâ ye’menu mekrallâhi illâl kavmul hâsirûn. (E, onlar artık Allah’ın mekrinden emin mi oldular? Fakat kendilerine yazık eden kavimlerden başkası Allah’ın mekrinden emîn olmaz.) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın yorumu şöyle: “Allah’ın mekri (tuzağı) ta’biri, kullarını istidracla (fasık veya kâfir oldukları belli bir şahsın gösterdiği isteğe uygun hârikalarla) ve umulmadık yönden muahaze edivermesi (azarlaması, cezalandırması) mânâsına bir istiaredir. Eğer öyle ise, Allah’ın mekrine (tuzağına) hâsirûn topluluğundan (tefekkür ve istidlâl kabiliyetini zayi ederek nefislerini ziyan etmiş olanlardan) başkası emin olmaz.”
Bir başka ayette, Allah Teâlâ kendini şöyle tanıtır bize: Vallâhu hayrul mâkirîn. (Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. Enfal, 8/30).
Biz Allah’ın tuzağından emin bir toplum muyuz?
Bize sürekli, isteğimize uygun olsun veya uygun olmasın hârikalar gösterilip duruyor. Harikâlar tablosu. Hisseli hârikalar kumpanyası. Hârikalar diyarı. Hârika düşler. Ve, hârika görüntüler..
Biz “tefekkür ve istidlâl kabiliyetini zayi ederek nefislerini ziyan etmiş olanlardan” mıyız? Hâsirûn topluluğundan mıyız biz yoksa?
Huzursuzum. Kaygılanıyorum. İçimi bir kasvet kaplıyor. Fernando Pessoaca bir huzursuzluk, evet: “Desassossego”.
Kaygılarımı paylaşacak kim var? Kimse kaygılarımı paylaşmak istemez. Kim, ne yapsın benim kaygılarımı? Kaygısız, kasvetsiz, huzurla yaşamak niyetinde herkes. Benim için alışmanın mümkün olmadığı bir yer burası. Bu ortam, kendimi çok yabancı hissettiğim bir yer.
Tefekkür ve istidlâl (yol gösterme, delil olma, çıkarım, anlama) kabiliyetini zayi etmeden; nefislerini ziyan etmiş olanlara yardım ederek, onları da tuzaklardan koruyarak bir şeyler yapmamız mümkün mü?
Ne dersiniz?
Dersiniz ne?