Gazâlî’yi anlamak

 

“Gazâlî’yi Anlamak” başlıklı yazı 7 Mart 2015 tarihinde Aynaya Özgü’de yayınlanmaya başlamıştı. Yazının altında, parantez içinde şu ibâre yer alıyordu: Devam edecek. Takip edin, bekleyin; sabırla, merakla! 24 Mart 2015 tarihinde aynaya özgü bir şey yayınlamamaya karar verdim ve aynayı terk ettim; oysa “Gazâlî’yi Anlamak” altındaki ibâre nedeniyle yarım kaldığı için yeterince sağlıklı olmayabilirdi. Yazıya kaldığı yerden devam ediyorum:

Gazâlî bize (biz kelâm ilmine sahip Müslümanlara) idrak etmeyi öğretiyor. Gazâlî hakkında ve elbette İslâm felsefesi alanında en yetkin ve en güvenilir bilgiye sahip olduğuna inandığım Prof. Dr. İlhan Kutluer, Gazâlî’nin “mütefekkir bir âlim, sûfî bir âlim, felsefeyle iştigâl etmiş bir âlim” olduğunu söylüyor. Gazâlî’nin öğrenim gördükten sonra, ders verdiği, çalıştığı Nizamiye Kolejlerinde Şâfiî fıkhı ve Şâfiî usul-i fıkhı okutulmaktadır, burada felsefe ve mantık gibi dersler öğretilmiyor. Sayın İlhan KutluerGazâlî’nin “mantığı, kendi kaleminde yeniden üretmeye başlaması[nın] son derece dikkat çekici bir unsur” olduğunu söylemektedir. Gazâlî’nin mantık eserlerinden biri olan “el-Kıstâsü’l-müstakîm” adının Kur’ân-ı Kerîm’den alınma olduğunu belirten İlhan Kutluer “Gazâlî’nin mantığı” diyor “Kur’ân terminolojisiyle yeniden ifade çabasının bir ürünüdür.”
Sayın Kutluer‘e göre “[Gazâlî] daima Mantıksız olmaz demiştir.” Yine Kutluer‘e göre, el-Kıstâsü’l-müstakîm, Aristo mantığının bizzat Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılabileceği iddiasının kanıtlanması yönünde ilginç bir örnektir. “Gazâlî, din ilimlerinin mantık gibi bir organondan [Yunanca: Ὄργανον, anlamı: alet, araç, organ; Aristoteles’in altı kitaptan oluşan klasik mantık üzerine olan kitap serisi] uzak kaldığı her durumda metodolojik problemler yaşamaya devam edeceğini düşünüyor ve çözümü mantıktaki küllî kavram, tanım, tümel önerme ve kıyas teorilerinin dinî/naklî bilgi verilerine tatbikinde görüyordu.” İbn Arabî’nin deyişiyle “idrak mahalli sürekli hayretle meşgul olan Ebû Hamid Gazâlî” kıyası, tümelden hareket ederek yapmayı öngören mantıksal metodoloji ile mümkün görüyordu. İlhan Kutluer, “Kelâm ve fıkıh âlimi için gerekli olan zihnî kesinlik [yakîn] şartı mantıksal metodolojilerle sağlanabiliyorken bu, Gazâlî için asla yeterli değildi.” diyor ve ekliyor: “Gazâlî’nin aradığı ve bulduğuna inandığı yakîn nuruna tekabül eden metafizik, kelâm ilminin imkânlarıyla sınırlı olamazdı.”
“Gazâlî’nin, mantığın din ilimleri geleneğinde başından beri var olduğunu vurguladığını” belirten Prof. Dr. İlhan Kutluer‘in Gazâlî’deki mantık anlayışı hakkında söyledikleri, başkalarınınkinden açık farklılık ve kıymet taşır, çünkü o, çok yönlü bir entelektüel olarak gördüğü Gazâlî’yi de diğer İslâm âlimleri’ni de büyük emekler vererek derinlemesine incelemiş ve doğru anlamaya, doğru konumlandırmaya çalışmış, sathî değerlendirmelerden, ayrımcı tutumdan uzak durmuştur.
Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu‘nun da fark edilmemesi büyük bir eksiklik olacak, nitelikli çalışmalarına özellikle bakıldığında ayrımcı tutumdan titizlikle uzak “bir üst dil (ortak dil)”den bahsettiğini görürüz. “Gazzâlî’nin süzgecinden geçen İbn Sînâ’cı mantık, genel bir deyişle tefekkür anlayışının, Fahrüddin Râzî’nin tenkitlerini de dikkate alarak başta Büyük Selçuklu düşünürlerinden Necmuddin Kazvînî ile Konya kadısı Sirâcuddin Urmevî tarafından telif edildi[ğini]” bize bildirmektedir İhsan Fazlıoğlu. “Felâsifenin ilm-i mantığı ile mütekellimînin dili, Gazzâlî’nin açtığı evlekte Fahruddin Râzî’yle kavramsal birliğe ulaştırıldı.” der ki, bu cümle bile son derece kıymetli bir bilgiyi hâizdir.
İsmet Özel, “Batı medeniyetine katkıda bulunanlar Müslüman değiller. Müslüman olmadıkları kadar batı medeniyetine katkıda bulundular.” diyor ve misal veriyor: “İbn Rüşd gibi meselâ.” Bir isim daha verirken “Yine meselâ Gazali” diye ikinci cümleye başlar ve cümle şöyle devam eder: “filozofları tekfir etti diye hoşumuza gidiyor ama Gazali de bize İslâmî bir yol açmıyor. Çünkü bize İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Din İlimlerinin İhyası diye bir teklifte bulunuyor. Bir zihniyet transformasyonu var. Meselâ ‘mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez’ diyor Gazali.”
Bu durum, bizim, özellikle biz Türklerin içine kapatıldığımız karanlık bir hücre. Bizi buraya hangi ‘akıllı’ tıktıysa, tıktı işte ve hiçbir ‘deli’ bizim bu kör zindandan çıkmamıza yardımcı olamıyor. İmam Gazâlî, Meâricü’l-Kuds‘ün sonunda şöyle yakınır: “Bu asır, bu sırları sahiplenecek, sabır ve sebatla onları kavrayıp, ortaya çıkaracak daha sonrakilerine miras bırakacak kişilerden mahrumdur. Bundan sonra gelecekler de bu zamanın âlimleri gibi olursa, ileriki zamanlarda, bu ilimlere susayan kimseler susuzluklarını nasıl giderecekler?” Ne yazık ki bugüne gelenler, o âlimlerden daha ebter oldular; ne ilme susayan kaldı ne de suya kavuşturacak bir âlim. Su borsasına doğru gidiyoruz, yakında petrolümüz gibi suyumuz da elimizden alınacak!
Gazâlî’den bahsedenlerin çoğu, Muhammed Âbid el-Câbirî (1936-2010) gibi Batılıların kafasıyla düşünüp, Batılıların gözüyle baktıkları için [sayın İhsan Fazlıoğlu, “pek çok geç kalmış yerli oryantalistin” iddiasından bahsederken “başta Faslı araştırmacı Muhammed Âbid Câbirî”nin ismini verir] bu büyük İslâm âlimine de özellikle ayrımcı, bölücü bir yaklaşımla eğilmişlerdir.
Gazâlî’den bahsedenlerin çoğu Gazâlî’nin özgün durumunu, niteliğini, etkisini, bağıntısını ve yerini ya anlayamamışlar ya da anlamak işlerine gelmemiştir; Mehmed Âkif’in de başına gelen aynı şey değil midir?

   Îtibar sırasına göre okuma listesi (Türkçe) : 

İbn Arabî : Fütûhât-ı Mekkiyye; Ebû Hamid el-Gazzâlî 18 ciltte en çok geçen isimdir; tercüme: Ekrem Demirli (Litera y. 2006-2012).

İmam Gazâlî : el-Mustasfâ min İlmi’l-Usûl / İslâm Hukuk Metodolojisi-1-2; tercüme: Yunus Apaydın (Klasik, 2006);
İhya-i Ulûm’id-Din, 1.cilt; tercüme: Ali Arslan, yayına hazırlayan: Dücane Cündioğlu (Merve, 1985)
Tehâfütü’l-felâsife /Filozofların Tutarsızlığı; neşir ve tercüme: Mahmut Kaya, Hüseyin Sarıoğlu (Klasik, üçüncü basım 2009)
Mişkâtü’l-Envâr / Nur Metafiziği; (‘Yol, Bilgi ve Varlık’ içinde) tercüme: A. Cüneyd Köksal (Sufi Kitap, 4. basım 2010) Bu kitabtaki, sayın A. Cüneyd Köksal’ın kaleminden sekiz sayfalık “giriş” kısmı.
Meâricü’l-Kuds / Hakikat Bilgisine Yükseliş; tercüme: Serkan Özburun (İnsan y., 1998)
İlhan Kutluer 
: İslâm’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru (İz y. 1996);
Yitirilmiş Hikmeti Ararken (İz y. 2012) Bu kitaptaki Din İlimlerinde Metodoloji Sorunu ve Mantık bölümü.
İlhan Kutluer, Ömer Türker, Fehrullah Terkan, Fatih Toktaş, H. Yunus Apaydın, Osman Demir, Ekrem Demirli : Gazzâlî Konuşmaları; hazırlayan M. Cüneyt Kaya (Küre y. 2012).
İhsan Fazlıoğlu : Kayıp Halka / İslâm-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Anlam Küresi (Felsefe-Bilim Yazıları, Papersense y., 2014).
Mehmet Ali Okhan : Büyük Mutasavvıf İmam Gazâlî (Gayret Kitabevi, 1954).
Necip Taylan : Gazâlî’nin Düşünce Sisteminin Temelleri / Bilgi- Mantık- İman (Marmara Ünv. , İlahiyat Fak. Yay. , 1994).
Melek Deveci :  Gazâlî’nin Düşünce Sisteminde Aklın Yeri (Selçuk Ünv., Sos. Bil. Ens., Felsefe ve Din Bil. Anabilim Dalı, yayımlanmış yüksek lisans tezi; danışman: Bayram Dalkılıç; Konya, 2007).
İsmet Özel : “Mukaddimeye Tekaddüm Edenin İkincisi” Rasulu Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu‘nun birinci cildindeki söyleşi (TİYO, 2015).
Recep Alpyağıl‘ın derlediği Din Felsefesine Dair Okumalar-1 (İz y. 2011);
Türkiye’de Bir Felsefe Gelen-ek-i Kurmaya Çalışmak-1-2 (İz y. 2010-2011).
Dücane Cündioğlu : Keşf-i Kadîm / İmam Gazâlî’ye Dair (Etkileşim y. 2008).
Ömer Türker
: İmam Gazali’den yaptığı Kur’an’ın Cevherleri tercümesinin önsözü (Hayykitap, 2006).
Süleyman Uludağ : İmam Gazzalî’nin Feysalu’t-tefrika beyne’l-İslâm ve’z-zendaka (İslâmda Müsâmaha) tercüme ve zengin dipnotlar (Marifet y. 1990);
Bir Düşünür Olarak Gazali (İslâmî Araştırmalar Dergisi, Volume/Number 2000 13. cilt – 3-4. sayı – Gazali Özel Sayısı).
İbrahim Çapak : Ebu Hamid el-Gazali’nin Mantık Anlayışı, Doktora Tezi (Tez Danışmanı Doç. Dr. M. Tahir Yaren, Ankara Ünv. Sos. Bil. Ens. Felsefe ve Din Bil. (Mantık) Anabilim Dalı, Ankara 2003).
Mevlânâ Şiblî Nûmânî : Gazâlî; tercüme: Yusuf Karaca (Kayıhan y, 2008).
Mehmet Ali Aynî İslam Düşüncesinin Zirvesi Gazâlî (İnsan y, 2011).
Muhammed Âbid el-Câbirî : Bünyetü’l-akli’l-Arabî (Nakdu’l-akli’l-Arabî serisi II. Kitap) “Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı” adıyla Türkçe tercümesi: Hasan Hacak, Ekrem Demirli, Burhan Köroğlu (Kitabevi, 1999);
Tekvînü’l-Akli’l-Arabî (Nakdu’l-akli’l-Arabî serisi I. Kitap) “Arap-İslâm Aklının Oluşumu” adıyla, İbrahim Akbaba (Kitabevi, 3. basım 2001). Bu kitabın on birinci bölümü: Temellerin Krizi ve Krizin Temellendirilmesi’nde yedinci alt bölüm.
Eski YÖK başkanı Kemal Gürüz‘ün üzerine vazife alarak yaptığı mâhud konuşması: “Gazali kazandı Osmanlı kaybetti”  (2 Şubat 2003, Sakarya Ünv.)

***

7 Mart 2015- [Gazâlî’yi anlamak] zorundayız! Şöyle soranlar çıkacaktır: Gazâlî’yi anlamak zorunda mıyız? Bir bakımdan haklılar, onu anlamak daha da zorlaşıyor. Gazâlî’yi de anlayabildiği kadar ve/veya erişebildiği kadar anlıyor asrın idraki. Gazâlî’yi anlamak İslâm’ı anlamak, İslâm’ı başımıza gelen sosyo-kültürel belâlar içinde anlamak demektir.
Şöyle bir soruyla başlıyalım: İmam Gazâlî, Müslüman takvimine göre beşinci asrın, gayrimüslim takvimine göre onbirinci asrın idraki miydi? Cevap: Evet. Bir müctehiddi. Bugün müctehid mi yok, çıkmıyor mu; ya da herkes kendini müctehid olarak mı görüyor aynalarda?

Neler söylüyordu Mehmed Âkif yüzümüze, nasıl vuruyordu o tokatları:
“Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,
İhtiyâcâtını kàbil mi telâfî? Aslâ.
[…]
Hani bir tâne “usûl” âlimi, yâhu, bir tek?
[…]
“Mültekà” fıkhınızın nâmı, usûlün “Mir’ât”.
(Safahat’ın altıncı kitabı: Âsım’dan, 1919)

Molla Hüsrev’in ( -1480) Hanefî ve Şafiî fıkıh usullerini birleştirerek hazırladığı ve Osmanlı medreselerinde uzun yıllar ders kitabı olarak kabul edilen, üzerinde şerh ve hâşiyeler yapılan, basit, sade ve veciz usûl kitabının adı Mir’ât‘dı. Mir’ât Hâşiyesi de tanınmış bir ders kitabı idi ve hâşiyeler arasında özellikle İzmirli Muhammed İbni Veli Efendi’ninki (-1751) matbu olduğu için yaygındı.
Bu kitaplar İmam Gazâlî’nin el-Mustasfâ‘sı yanında pek basit, seviye olarak çok aşağıda kalmaktadır.
Hanefi fıkhının meşhur metinlerine dayanan Mültekà el-Ebhur da İbrahim Halebi’nin tanınmış eseridir. 17.000’den fazla fıkhi meseleyi ihtiva eder, Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuş, aynı zamanda kadıların ve müftülerin başvuru kaynaklarından biri olmuştur. Joseph Schacht, tanınan eseri An Introduction to Islamic Law’ın (Oxford 1969) İslâm hukukunu modern hukukun sistematik tasnifine göre tanıttığı kısmında (s. 112-198) Mülteķā’yı esas almış ve bu kısmı daha ziyade Mülteķā’dan yaptığı tercümelerle meydana getirmiştir. Mülteķā’nın başımıza ne işler açtığı anlatmakla bitirilmez, apayrı bir bahse konu olabilir.
Bugün ictihad edecek “kimse” yok İslâm ümmetinde. Ama birçok modernist İslâmcı var. Bunlar, kendilerini müceddid ilan edebilecek kadar modernist, reformist. “Asrın idraki” Müslümanların dışında kalan, İslâm’a cephe alanların eline geçtikten sonra ortaya çıkan müceddid taifesi, İslâm düşmanlarıyla (kâfirlerle) başa çıkmanın yolunun reformist olmakla açılacağına inandılar. Ne olup bittiğinden habersizdiler, kullanıldılar.
Her şeyden önce, burhanı devre dışı bırakmak zorunda kaldılar. (Burhan hakkında, doyurucu bir bilgiye erişmek için Muhammed Âbid el-Câbirî’nin Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı adlı eserinde (Burhan Köroğlu’nun tercümesinden) Burhân Nedir? başlığını taşıyan (s: 483-518) bölüm okunmalıdır.) Neden zorunda kaldılar? Çünkü burhan bizi çıkmaza götürecekti. Çünkü Batı (Avrupa medeniyeti) Aristo mantığına tutunmuştu, hem de İbni Sînâ’yı, İbnü’r Rüşd’ü okuyarak. Biz derhal başka bir şeye tutunmalıydık. Derhal başka bir mantık uydurmalıydık.
Hangi faiz haramdı? Cihada başka bir anlam verilebilir miydi? Zühd yeniden ele alınabilir miydi? “Yedi kat gök” nasıl bir mantıkla açıklanabilirdi?
Batı argumentationlarıyla, Batı verileriyle İslâmî kavramları yeniden yorumlamaya, temellendirmeye çalıştılar. Gazâlî, bu şekilde çarpık bir ilim ve usûl ortaya konulacağını Müslüman takvimine göre beşinci, gayrimüslim takvimine göre on birinci asırda gördü. Tedbir almak için bir mukaddime tşkil etti ve dedi ki: “bu mukaddime, ilimlerin mukaddimesidir. Bu mukaddimeyi kavrayamayanın, bu mukaddimeyle başlamayanın ilimlerine güven olmaz.” Gazâlî şunu aslâ demedi: Mantık bilmeyenin ilimlerine güven olmaz! Hayır! İmam Gazâlî’nin böyle bir cümlesi yok. “Bu mukaddimeyi yazmamayı dileyen, kitaba Birinci Kutub‘dan başlasın. Usûl ilminin başlangıcı orasıdır. Bütün nazarî ilimlerin bu mukaddimeye ihtiyacı ne kadar ise, fıkıh usûlünün ihtiyacı da o kadardır.” (Tercüme: H. Yunus Apaydın; el-Mustasfâ / İslâm Hukuk Metodolojisi; Mukaddimetü’l-Kitâb. Klasik yayınları, birinci basım 2006, s: 17)
“İslâm dünyasında, Müslümanlara sunulmuş bir anlam var” diyor Apaydın, Gazzâlî ve Fıkıh Usûlü başlığı altında. Katılıyorum. Hattâ şu görüşüne de katılıyorum: “Yunan felsefesine dair eserler Arapçaya çevrilmeden önce İslâm ulemasının kafasında mevcut anlamı temellendirme ve koruma anlamında bir usul fikri belki de yoktu.”
Apaydın şöyle giriyor meseleye: “Yirmi sene önce ben, bazı hocalarımızın ‘Gazzâlî, mantığı fıkıh usûlüne dahil etmekle İslâm düşüncesini öldürmüştür’ mealinde yazdıklarını okumuştum. Gazzâlî-İbn Rüşd tartışmasında Gazzâlî’yi savunursan tutucu, kalıpçı, muhafazakâr oluyorsun; İbn Rüşd’ü tutarsan aydınlanmacı, ilerici v.s. oluyorsun; öyle bir ikilem yaratılmış oldu.” (Gazzâlî Konuşmaları, Küre, Aralık 2012)
Şimdi, buraya sonra dönmek üzere bir işaret koyalım: “Gazzâlî’yi savunursan tutucu, kalıpçı, muhafazakâr oluyorsun;” burada dursun. Biz devam edelim: H. Yunus Apaydın el-Mustasfâ’yı tercüme eden ilahiyatçımız, buna rağmen “mantık bilmeyenin bilgisine (bazı yerde de ‘ilmine’) güven olmaz” diye yineleyip duruyor. Dediğim gibi, kendisinin tercüme ettiği kitapta böyle bir cümle yer almaz.
Yine de sayın Apaydın‘ın genelde doğru mantığa sadık kalmaya çalışan bir ilahiyatçı olduğunu söylemeyi çok isterim: “mesela bankaların verdiği konut kredisinin kullanılması meselesi” diyor ve şöyle sürdürüyor mantığı: “Şimdi her konuşan İslâm’a göre konuşuyor. Ben böyle bir fıkıh bilmiyorum. İslâm’a göre yok; Hanefî mezhebinin ilkeleri var, faizle ilgili kuralları var, bakacaksınız ve buradan sonuçlar çıkaracaksınız.”
Gazâlî’yle ilgili çalışmalarda maalesef felaketle açıklanabilecek özensizlikler, ciddiyetsizlikler ve giderek düşmanlıklar bile görebiliyoruz. Düşmanlık: İsmini anmaya bile değmiyecek “Gazâlî uzmanı” diye geçinen görevli bir zâtın “tehzip ve tekmil“iyle (ıslah ve kâmil kılmasıyla) yayınlanan Mükâşefetü’l Kulûb, bir zamanlar İsmet Özel’in de yazdığı bir gazetenin promosyonu olarak dağıtıldı bu ülkede! Özensizlik: O had safhada! Tercümelerden tutun da makalelere kadar.
Gazâlî, İhya-i Ulûm’id-Din’in başına (Türkçe tercümede iki yüz otuz sayfa tutarında) İlim bölümünü alışını şöyle izah der: “Allah Teâla’nın, Hz. Peygamber’in (sav) lisanıyla herkesten istediği ilmi izah etmek için İlim bölümünü kitabın başına aldım.” Şimdi bu, çok önemli bir şey: Din ilimlerinin ihyasına ilmi izah ederek başlamaktadır Gazâlî. İlmin izaha ihtiyacı var! Aynı şekilde, son eseri sayılabilecek olan el-Mustasfâ‘nın başına da ilk öğreticinin Allah, ikinci öğreticinin Cebrail, üçüncü öğreticinin de Peygamber olduğunu ifade ederek, vahye dayandırdığı  mantığı izah ettiği Mukaddimetü’l-Kitâb bölümünü alır. Burada da mantığı izaha ihtiyaç duyar. İmam Gazâlî’nin Aristoteles’e ilk öğretici, Fârâbî’ye de ikinci öğretici denmesinden rahatsız olduğu bellidir.
İslâm ümmeti, asr-ı saadetten sonraki devirlerde, fetihlerle birlikte yayılmanın getirdiği sosyo-kültürel durumlarla karşılaşmış, zorunlu olarak etkileşim ve/veya çatışma içine girmiştir. Gazâlî bir düşünür olarak Müslüman takvimine göre beşinci, gayrimüslim takvimine göre on birinci asırda İslâm düşüncesinin ufkunu kapatmaya çalışan engelleri ortadan kaldırmıştır. “Tanrı’nın oğlu” olduğuna inanan Batı medeniyetinin, kendileri için Aristoteles mantığının henüz temel temin etmediği bir devirde, vahyi insanlara ulaştıran son Peygamber’in tebliğ ettiği son dinin mantığı Aristoteles’e değil vahye dayanır. Bu, maalesef anlaşılamıyor. Bu, anlaşılamadığı içindir ki Gazâlî’ye de hücum ediliyor. Gazâlî’ye yönelik olarak İbn Rüşd’ün eleştirisi de kendi içinde tutarlıdır; oysa İbn Rüşd’ün eleştirisi, Gazâlî’nin hiç de modernist bir yaklaşım taşımadığını göstermektedir. Ayrıca, İhyâ’nın Türkçedeki basımlarında görülen özensiz ve yanlış tercümeler, şerh üzerinden yapılan tercüme, Gazâlî’ye karşı(n) konulan dipnotlarda yapılan saygısızlıklar da aslında Gazâlî’nin modernist olmamasından kaynaklanır.
Gazâlî “İrade ediyorum, inanıyorum, demek ki, varım” der; Descartes’sa “düşünüyorum” der. Var olmak için inanmak gerektiğine irade eden Gazâlî, inananların mantığını din ilimlerinin önermesi olarak kavramsallaştırırken bile, bu mantığı kusursuz olarak görmüyordu.

Gelelim İsmet Özel’in Gazâlî hakkındaki yargısına:
İsmet Özel, Mukaddimeye Tekaddüm Edenin İkincisi‘nde (Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu, birinci cilt, TİYO 2015):

“meselâ Gazali filozofları tekfir etti diye hoşumuza gidiyor ama Gazali de bize İslâmî bir yol açmıyor. Çünkü bize İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Din İlimlerinin İhyası diye bir teklifte bulunuyor. Bir zihniyet transformasyonu var. Meselâ “mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez” diyor Gazali. Mantık isbatı gereken bir sahadır, yani mantık kendisi isbata muhtaç bir elemandır. “Bu iş mantıklı dolayısıyla doğru” diyemezsin, “mantıklıdır ve bilhassa mantıklı olduğu için yanlıştır” diyebilirsin.

“Bir zihniyet transformasyonu” olduğunu söylüyor İsmet Özel, bu, fazlasıyla ağır bir hüküm! İhya bir teklif değil, bir uyarıdır. İlme sahip olmadan yapılan amelin eksik olacağını söyleyerek Müslümanları uyarır Gazâlî: “Kelâm ilminin ortaya koyduğu delillerden istifade edilir. Ancak bu delillerin bütünü Kur’an ve Hadislerde bulunmaktadır. Kur’an ve Hadislerin dışına çıkmış deliller cedel’dir ki bu bid’at sayılır.” der. Ebû Hamîd Gazâlî’den sık sık bahseden İbn Arabî ise, sonraki dönem kelamcılarının Allah’ı bilme yolunda delil olarak kendi teorik düşüncelerini, el-Enbiya sûresi 22. ayette serd edilen (“Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, yer ve gök her ikisi de bozulurdu.”) delilden daha sağlam delil saymalarını saygısızlık ve dine zarar verme olarak görmüş, Gazâlî’yi önceki kelamcıların başında sayarak bu ayette serd edilen delilin dışına çıkmadığını, Allah karşısında saygıdan ve bu delilin bağlamını bildiklerinden onun doğruluğunu açıklamaya çalıştıklarını söyler.
Gazâlî’nin yaptığı, ehl-i sünnet düşüncesini temel alarak Aristo mantığını değerlendirmek değil, Kur’an mantığını, vahiy mantığını ortaya koymak, kavram üretmektir. Aristo mantığının Gazâlî tarafından kabul edilen formel yönünden söz etmemizi isteyen, bunu öne süren Batılı araştırmacılardır. Gazâlî, Tehâfütü’l-felâsife adlı eserin ‘dördüncü mukaddime’sinde “Ancak mantık  filozoflara özgü bir şey değildir. O sadece bizim kelâm ilminde kitabü’n-nazar adını verdiğimiz bir yöntemdir. Fakat onlar bu lafzı abartarak “mantık” şeklinde değiştirmişlerdir. Bazen biz onu kitâbü’l-cedel, bazen de medâriku’l-ukûl adıyla anarız. Kıt akıllı olduğu halde zeki görünmek isteyen biri, mantık adını duyduğu zaman onun, sadece filozofların bildiği, kelâmcıların bilmediği ilginç bir ilim olduğunu sanır. ” der. Devamı da son derece dikkat çekicidir: “Biz bu kavram kargaşasını ortadan kaldırmak ve bu saptırıcı hileyi kökünden kazımak için bu kitapta medâriku’l-ukûl (aklın işleyişi) konusunu ele almak, kelâmcı ve usulcülerin terimlerini değil, mantıkçıların terimlerini kendi kalıpları içinde kullanmak, terim terim onların izinden giderek bu kitapta onların diliyle yani mantıkçıların ifadeleriyle tartışmak istiyoruz. […] Filozofları reddettiğimiz meselelerden herhangi birine ilişkin ifadelerimizi anlamayan kimsenin, öncelikle filozofların mantık adını verdiği Miyâru’l-ilm kitabını ezberlemeye başlaması gerekmektedir.” (s:11)
Medâriku’l-ukûl, aklın akletme biçimleri, idrak etme tarzları. Ya da mîyâru’l-ilm diyor, bilginin ölçütü, mîzânı, tartısı. Hangi aklın biçiminden, hangi bilginin ölçütünden bahsetmektedir Gazâlî? Cevabı hiç zorlanmadan verebilmemiz gerekir: Elbette İslâm aklı ve Vahye dayalı bilgi. Ne yazık ki, bu cevabı veremiyoruz, bir zihniyet transformasyonu olduğu zannına kapılıyoruz kolayca. Gazâlî’nin başımıza mantık belasını açtığını zannediyoruz. İdrak etmekten de, idrak tarzlarından da korkuyoruz. “Asrın idrâkine” korkudan yaklaşamıyoruz, bize bir şey söyler diye!