Görgü

Görgüsüz kalabalık. (İsmet Özel’in dizesiyle: “Yırtlaz kalabalık!”)
Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler’de 1919 işgâl İstanbul’unu gösterir. 2017: Yine işgâl İstanbul’u, üstelik bu kez Anadolu da sahnenin içinde.

Görgü kalıtsal bir şeydir, sonradan edinilmeye çalışılırsa büyük uğraşlar vermek, yüksek dirâyet göstermek gerekir. Attığımız gevşek düğümlerle (adımlarla), birbirimizi anlamamaya çalıştığımız sözde entelektüel ilişkilerimize sayısız örnek vermek mümkün. Meselâ bir şairin, şiir dışında fikir beyan etmesinden hoşlanmıyoruz. Hattâ, giderek bundan rahatsız bile oluyor bir çokları. Nef’î’nin kementle boğdurulup denize atılmasına Bayram Paşa’nın nefreti sebep oldu. Boğdurma, susturma, baskı konusunda sicilimiz temiz değil. Buradadır bugünkü görgü yoksunluğumuzun kalıtsal temelleri.
Geçenlerde bir kitabevinde, orada çalışanlardan biri, kız arkadaşına kitap seçiminde yardımcı oluyordu. Edebiyat Fakültesi öğrencisi olduğu anlaşılan kız, kasada ödeme yaparken Hanyalı Konya adlı dergiyle karşılaştı. “Bu da neymiş?” diye şöyle bir evirip çevirdikten sonra, “Aaa, İsmet Özel’inmiş!” diyerek bıraktı gitti. Kalakaldım epeyce bir süre.
“Aaa, İsmet Özel’inmiş!”
Bu nidâda bir umursamazlık, bir cehaletten doğan hayret, bir beklenmedik etki (yan etki) ve küçümseme tonu sezdim. Edebiyat Fakültesi öğrencisi İsmet Özel’i biliyordu, ama onun şiirleriyle, sadece şiirleriyle ilgileniyordu, ne kadar ilgileniyorsa. O öğrenciye, fakültede, “şiirlerinden başka şeyle ilgilenme, sakın fikirlerini merak etme” demiş olabilirlerdi; çünkü Edebiyat Fakültesi öğrencisi, Hanyalı Konya’yı eline aldığında, onun İsmet Özel’le ilgisi olduğunu şıp diye anladı! “Aaa, İsmet Özel’inmiş!”
Bu nidâyla dergiyi bırakışı dikkat çekiciydi öğrencinin. Madem İsmet Özel’inmiş, niye bırakıyor, diye düşünmeye başladım. Belli ki, biliyor, takip ediyor kendince, ama sadece şair tarafını takip ediyor, ne kadar takip ediyorsa. Madem şiirlerini takip ediyorsun, fikirlerini de takip et bir şairin; fikirlerini beğenmeyebilirsin, ama takip et; git yanına, yüzüne söyle, konuş, dinle, yaz, beğenmediğini ifade et, tartış, emek ver.. Aynı düşüncede, aynı inançta, aynı görüşte olmak zorunda değiliz sevdiğimiz, takip ettiğimiz bir yazarla, bir düşünürle. Görgümüz bu noktada kişiliğimizi, niteliğimizi bir gösterge olarak belli eder. Okuma yazma bilen bir insanın bir şairin fikirlerine ilgi duyup da şiirlerinden anlamaması, uzak durması kadar büyük bir görgüsüzlük de olamaz, olmamalı. Ama oluyor ne yazık ki!
Sosyal medyada da durum kitapçıdakinden farksız. “İyi şair, ama düşüncelerinden nefret ediyorum!” Bu ne demek Allah aşkına! Bir insanın şiiriyle düşüncesi nasıl farklı olabilir? Demek ki, şiirlerini de anlamıyor, yoksa düşüncelerinden nefret etmezdi.
Mehmed Âkif’i salt inancından, imânından, itikadından dolayı şair olarak görmemek, şiirini dışlamak da bu görgüsüzlüğün bir başka yansımasıdır. Ya da Ezra Pound’u faşist olarak damgalamak gibi. Avrupa’da da, Amerika’da da, Rusya’da da görgüsüzlüğün, ahmaklığın haddi hesabı yok, giderek de artmakta.
İnsanlar (bir Edebiyat Fakültesi öğrencisi, bir sahaf dükkânında çene çaldığımız kitapsever, bir sosyal medya düşkünü) bir saniye içinde bir şairi, bir düşünürü karalamaktan, itham etmekten, ifsad etmekten geri durmuyorlarsa bunun adı görgüsüzlük, cahillik, ahmaklıktan başka bir şey değildir.
Bir yazarı, bir düşünürü, bir şairi takip etmek için emek, çaba sarf etmeyi, mesafe kat etmeyi, onun dilini öğrenmeyi, okuduğu kitapları bulup okumayı, yaşadığı evi, sokağı görmeyi bir görgü olarak bellediğimizde sosyal yapımızda bir değişim, bir dönüşüm başlayacaktır. Bunun kentsel dönüşümle bir ilintisi yok! İşte bu görgü yerleştiğinde, şehirlerimizi adımbaşı aşevleri, lokantalar, kebapçılar, pidecilerle doldurmayıp kitapçılara, sahaflara, kütüphanelere, oturup kitap okunacak mekanlara ihtiyaç duyacağız.
Görgüsüzlük gönlün, kalbin körlüğüdür. Biribirimizi anlamaya, biribirimize tutunmaya ihtiyacımız var, olmalı!