Gün ışığından mahrum şiir

Buradaki dört yazı, daha önce bir dergide (Hece) yayınlanmış yazılardır. İsmet Özel, birkaç sene önce sadece İstiklâl Marşı Derneği internet portalında her hafta bir şiir yayınlıyordu, bu şiirler portalda “Gün Işığı Şiir Görsün” serlevhasını taşıyan bir köşede yayınlanıyordu. Bu şiirleri anlamak için ne kadar çaba gösterirseniz gösterin şiirler anlamamanız için direniyordu. Bir tuhaflık vardı, ama nerde? Bir mısra olsun anladıysak kendimizi mutlu hissediyorduk. (Hayır, kendi adıma konuşmalıyım: Bir mısra olsun anladıysam kendimi mutlu hissediyordum. Evet, böyle daha doğru.) Sonra bizi (beni) bu şiirlerden de mahrum bıraktı, gün ışığı şiir görmesin artık dedi sanki. Görecek bir şiir de kalmamıştı zaten.
Turgut Uyar mâhut sözü 1963’de dile getirmişti: “Evet şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda.” Aynı sözü dile getirirken “Divan şiiri[nin] hiç çıkmaza düşmedi[ğini]” de söyleyen Turgut Uyar’dır.
Nice zamandır gün ışığından mahrum kaldı şiir, bunu bilen, acısını içinde duyan var mı? Sanmıyorum. Şiir, artık gün ışığından mahrumdur. Gün ışığına çıkan, gün ışığından mahrum olmayanlara ise, onlara şiir mi diyorsunuz?

GÜN IŞIĞINDAN MAHRUM ŞİİR  -I- (Hece’de yayınlandığı tarih: Mayıs 2013)

Türk şiirinin 50 senedir yazan ve en çok okunan şairlerinden İsmet Özel, uzun süredir farklı bir şiir diline sahip. Takip ettiğime göre, İsmet Özel bu farklı şiir dilini ilk olarak 8 Eylül  2004’te yayımladığı “Michauxnunkimi/imiknunxuahcim” adlı şiirinde gün ışığına çıkardı. Mehmet Erte, Yasakmeyve’nin Mart-Nisan 2006 sayısında yaptığı mülâkatta İsmet Özel’e bu şiirle ilgili şu soruyu soruyordu: “Michauxnunkimi / imiknunxuahcim” adlı şiiriniz üzerine bir şey yazıldığını görmedim. Yadırgayanlara rastladım ama onlar da bu şiirin bir şaka olma ihtimalini düşündüklerinden olsa gerek, bir laf etmekte çekingendiler. Tüm şiirlerinizi göz önünde bulundurduğumuzda örneğini görmediğimiz bu şiiri nasıl düşünmeliyiz?” Takip ettiğime göre, İsmet Özel’e bu şiirle ilgili başka bir soru yönelten olmadı. 2006’dan 2013’e, altı sene. Bu şiir yazılalı sekiz sene olmuş; sekiz senedir İsmet Özel’in şiir dilinde bir farklılık, aykırılık, rahatsızlık var ve neden herkes bu durumdan rahatsız değilmiş gibi görünüyor? Aslında rahatsızlığını kimse belli etmiyor. İsmet Özel bu, hiç de tekin biri değil, bir tuzak kurmuştur yine! Her zamanki gibi bir oyundur bu!

“Her şiirim kadar hayatın ve hayatımın örgüsüne ilişkin. İnsanlar kafalarını, kirli olduğu zaman değil, çok iyi silindiği, pırıl pırıl olduğu zaman cama çarpabiliyorlar. Neymiş? Bu şiir şimdiye kadar beni ben yapan cama bir kez bile dikkat gösterme zahmetine girmediklerinin, hep cam üstünde birçok farklı sebebe bağlı olarak yerleştirilmiş olan neyse, onunla ilgilendiklerinin ispatı imiş. Bir başka şeyin daha ispatı: Bu şiir, şair-okur ilişkisinde ağır basan tarafın okur olduğunu, okurun yüksek nitelikten verdiği her tavizin şairin borç hanesine yazıldığını ayan beyan ortaya çıkardı. Okur çiğ yediği zaman, şairin karnı ağrıyor. Neymiş? Bunların hepsi karın ağrısıymış. Mânâ fi batn-ı şair.” Mânâ şairin karnında gizli. Hangi mânâyı arıyorsunuz ve/yahut hangi şair size bir mânâ aramanız için şiir sunuyor? Hayat yalan, şiir sahte, şairler ikiyüzlü.

İsmet Özel’le 16 Ekim 2011’de “Türkün Dili Kur’an Sözü” ismi verilen inceleme vesilesiyle yapılan mülâkat metni, sözü edilen 521 sayfalık incelemeyle birlikte 2013 Nisan’ında yayınlandı. Bu mülâkatta Özel’in açıklamalarından biri, sanki onun şiir dilindeki farklılığı, aykırılığı, rahatsızlığı, yadırgatıcılığı açıklar gibidir. İsmet Özel bu mülâkatında yeni çalışmalarından söz açarak, bunları Kur’an harfleriyle neşredeceğini açıklıyor: “İsmet Özel okumak isteyen bu yazıyı [yani Kur’an harfleriyle yazılan yazıyı] da sökmek zorunda kalsın. İsmet Özel öbür harflerle [yani latin harfleriyle] yazmıyor, çünkü “Yazılamaz!” diyor.” Bu açıklama beni şu noktaya getiriyor: İsmet Özel’in uzun süredir farklı bir şiir dilini kullanışı, aslında Türk dilinin, Türk zihin yapısının değişimine dikkat çekmek içindir. İsmet Özel şiirden bir paradigma üreterek, son yıllarda, İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde “Gün Işığı Şiir Görsün” başlığı altında iki haftada bir şiir yayımlamak suretiyle, bu paradigmayı daha çabuk ve daha geniş bir paylaşım ortamında uygulamaya koyarak Türk dilinde Kur’an harfleri kullanılmadan yazılan her şiirin mânâsız olduğunu, Kur’an harfleri kullanılmadan yazılan şiirlerde mânâ aramanın boşunalığını göstermektedir sanki. Bu İsmet Özel’e özgü bir ataktır. Şiir dilindeki bu paradigma değişimi, bir süre sonra İsmet Özel’in yapacağı yeni ataklarla mesela Hilmi Yavuz’u, mesela Özkan Mert’i ve bir sürü benzer şairi devre dışı bırakacaktır. Bu büyük bir temizliğe yol açabilir. Türk şiirinin bu temizliğe uzun süredir ihtiyacı var.

İsmet Özel daha baştan, tasarladığı bu şiirleri “boş” şiirler olarak göstermişti bize. Sadece başlıkları okuyorduk, bu başlıklar da mesela “Dinosorus’un Rinoseroslara Bitimsiz Yakınması” gibi tuhafdı. Kimi başlıkların altındaki boş sayfalarla kitap, şiir alanında ilk defa bir paradigmayı okuruyla ve/yahut takipçileriyle birlikte üretiyordu. Evet ilk defa bir şiir yazılmadan paylaşılıyor, paylaşıldıktan sonra yazılıyordu. Belki de o boşluktu şiir, o boş sayfalardı. O boşlukta okunmayan şiiri paylaşıyordu şair. O boşluk Kur’an harfleriyle yazılamayan şiirin boşluğuydu. Belki de şöyle: O boşluk Kur’an harfleriyle yazılan şiiri okuyamayanların, Kur’an harflerinden uzak kalanların zihinsel boşluğuydu. Daha sonra o sayfaları doldurdu şair. “Gün Işığı Şiir Görsün” dedi daha sonra. Bu şiirlerin bile kendi imzasıyla, öbür şairlerin yazdıklarından fazla bir değer taşıdığına inanıyordu, iddia ediyordu İsmet Özel.

Otuz senedir takip ettiğim şair olarak İsmet Özel bugüne kadar beni hiç yanıltmadı. Otuz sene zarfında, bu sürenin üçte biri bile dolmadan İsmet Özel hariç Türkçe yazan(?), bir vasıf taşıdığını sandığım şairler beni yanıltmakla kalmadı, beni ihtiyatlı davranmaya, giderek kendilerinden uzak durmaya, bulaşmamaya sevk etti. Bunun en ilginç örneğini İlhan Berk’le son buluşmamızda yaşadım. Şairlerin bu kadar şuur kaybına uğraması ancak Türk şiirinde ve/veya Türk dilinde  mümkündür. 70 yaşın eşiğinde duran şair İsmet Özel’in bu kadar sarsıcı şeyler söylemesi, şairlerinse sarsılmamak için tedbir alması, hatta “İsmet Özel’i artık okumuyorum” demeleri de ancak Türk şiirinde ve/yahut şuurunda mümkündür. Abarttığım sanılmasın. Ben bir edebiyat ortamından (eğer böyle bir ortam gerçekten varsa?) söz ediyorum. Gerçek ve sahih bir edebiyat ortamında bir şair bir çırpıda “dönek” olarak, “dinci” olarak, “faşist” olarak nitelenemez, hele hele yazdıklarına aslâ ilgisiz kalınamaz. Bu bir davranış bozukluğu olduğu kadar gerçek bir edebiyat ortamından yoksun olunduğunun da işaretidir. Türk diliyle yazan şairler bugün refah içinde, ama şuuru ne yazık ki sefalet içinde. Yazılan şiirlere, dergilere, yapılan şiir etkinliklerine, şiir ödüllerine, seçkilere, şairlerin meslek dağılımına, genel şiir algısına, minör şairlerin ortalığı kaplamasına bakarsanız sefaletin boyutunu açıkça göreceksiniz.

“İktidardakilere Dair” hiçbir şey yazılmıyor bugün. Bugünkü şairler Nabokov’un tırnağı kadar olamıyor. Düşünebiliyor musunuz, Orhan Veli’yi Mayakovski gibi minör bir şair olarak görebilmek ne demektir? Ne cür’ettir! İnsanın başına neler gelir maazallah! Liberal ama kendine göre bir İslâmı, liberal ama kendine göre bir sosyalizmi savunan şairler bugün siyasal iktidara yanaşık, yanaşma vaziyetinden gocunmuyor. Paylaşım ağı genişleyen iktidarla her kesimden şair artık barışık hale geldi denilebilir. Barış, diyalog, demokratik açılım, gelişme, ittifak gibi ıvır zıvırla meşgul şuurları. Hiçbir şeyi sorgulamak niyetinde değilse, bireysel donanımdan da ne yazık ki yoksun durmayı seçecektir Türkiye’de bir varlık gösterdiğini sanan şairler. Tamamen sanal bir ortam buradaki, sözü edilen, sözde edebiyat ortamı. Giderek de sosyal paylaşım ortamına dönüşmekte; elini klavyeye götüren beynini kullanma gereksinimi duymadan bir şeyler döktürüveriyor. Türk şiiri büyük bir felaketin eşiğindedir. Gün ışığının görebileceği şiir hemen hemen kalmadı. İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde (www.istiklalmarsidernegi.org.tr), Gün Işığı Şiir Görsün ana başlığı altında 3 Nisan 2013’de yer alan Süt Sabuğu adlı şiirinde İsmet Özel, sanki Türk şiirinin ve/yahut şuurunun geldiği yere dikkat çekmektedir:

 

Oldu bu

Türk ilinde oldu bu

Taşan süt bulamaçtı

Haram süt emmiş emmi

Börkü burç burcu kötek

Akşamleyin teyzemsi

Ağların oy doy mütarekesi

Boynun boyna boynuzunu

Oya doya hısım Trakl.

Bu şiirdeki ‘süt’ yorumlandığında bizi şiire ve şuura götürecektir. Sabuklama halinde ortaya çıkan, bulamaçtan ibaret bir şiirle karşılaşmaktayız Türk edebiyatında epeycedir. Olan budur. Çünkü “haram süt emmiş” şairlerin kaleminden ve/yahut şuurundan başka bir şiir zuhur etmesi mümkün görünmüyor. Bizdeki “haram süt emmiş” şairlerin hısım akrabası da aşırı kokainden ölen Avusturyalı şair Georg Trakl olsa gerek.

“Nefis taşığı süt nesnelleşti” diyor İsmet Özel. Bu şirin geldiği yerdir. Nesnelleşen şiir, şairin kabaran nefsinden taşan, nefsani şiir ortamına geldik. Bir şiir çöplüğü de diyebiliriz bugün yazılanların toplamına. Berbat bir koku yayılıyor dergilerden.

 

Nefis taşığı süt nesnelleşti

Taşık leşti büt süt koktu

 

Necip Fazıl’dan rivayetle, Hz. Ömer, şair Hassan bin Sabit’e şöyle sormuş: “Hassan, niçin şiir söylemez oldun?” Hassan bin Sabit şöyle cevap vermiş: “Kur’ân indikten sonra dilim tutuldu.” Bu rivayetin güvenilir olup olmadığı beni ilgilendirmiyor, benim için önemli olan bu rivayetteki şair karakteridir. Şair, kendisine Kur’ân sözünün indiğini, indirildiğini hisseden bir karaktere sahipti(r). Şair, Kur’ân sözüyle buluştuğunda, Kur’ân sözüne ulaştığında kendine ineni hissedebilen bir kişilik yapısına sahipti(r). Bu şair, kabaran nefsinden taşan, nefsani bir şiir inşa etmez, edemez. Onun yazdıkları şiir çöplüğüne gitmez. Gün ışığı böyle bir şiirle karşılaşmayalı kim bilir, kim bilmek isteyebilir acaba, ne kadar oldu?

 

Vere itirafı aman bîtaraf

Fası hor hörmetinin sisi

Doyu bize kadar taşıdı

Gözler çıkarıcı

Banknot somyacısı

Ardı artığı çökelek

 

“Şair tab’an şair ise aslî işine kendi “benzersiz” sözüyle başlar.” diyordu İsmet Özel. Sekiz senedir İsmet Özel’in şiir dilindeki bariz farklılıktan, aykırılıktan, rahatsızlıktan söz ettim demin.

Enis Batur’un ‘Merak Cemiyeti Tutanakları’nda (Ocak 2013) kurduğu bir cümle merakımı celbetti: “Türk şiirinin bir durgunluk döneminden geçip geçmediğini görmek, bu görüşü bir ölçülendirme esasına dayandırabilmeyi gerektiriyor.” Müslümanlığını beyan eden ve/veya ettiğini sanan kesimde gözle görülür bir “şiir” patlaması gerçekten yaşanmakta mıdır? İsmet Özel’in Müslüman kimliği ve 12 Eylül sonrası oluşan sanal bir refah bu kesimdeki birçok şair adayının özgüvenini artırdı. İsmet Özel gibi gür bir şiir sesini ve ritmini yakalamak için uğraşıp durdular. Bu didinmeden binlerce kopya oluştu, maalesef şiir çöplüğünden başka bir yere gitmeyen ürünlerdi bunlar. Şu son on sene içinde yazınsal iktidarı ele geçirmek isteyen Müslüman kesim, hiç çekinmeden ve en ufak bir sorgulama yapmaksızın siyasal iktidarın desteğini arkasına almayı bir hak olarak görüyor kendinde. Bu yeni durum, görgüsüz bir şımarıklığa, aklı tökezleten şiirden uzaklaşmaya, dinî ifadelerde bile laçkalığa yol açtı. Hele intellect’in içine bir de diyalog, hoşgörü, barış gibi küresel kavramlar doldurulunca  “benzersiz” sözünü iyice kaybetti şair. Müslüman kesimde tab’an şaire rastlamak tam anlamıyla serab görmek gibi bir şey. Gün ışığının bize bir oyunu bu.

Ya öbür kesimde durum nasıl? Müslümanlığını beyan etmeyen, beyan etme ihtiyacı duymayan ve/veya etmekten rahatsızlık duyan kesimde “şiir” ne durumdadır? Toplumcu gerçekçi ve/veya sosyalist imgelerden, imgenin kıpırtısından açılabildiği kadar uzaklaştı bu kesim. Daha çok arabaskleşti, liberal esintinin etkisi altında bel ve bilinç altıyla beynini meşgul ederek bambaşka yerlere savruldu. Göstergelerle oyalandı, deneysel şirler yazdığını sandı, metni yok etti. İnternetin yığdığı, boşalttığı çöpleri de eklemeliyiz burada. Böylelikle büyük bir Türk şiir çöplüğünü göz ardı etmemiz hiç de mümkün değil. Hava durgun olduğunda pek sorun yok, ama rüzgâr çıktığında çok fena! Hükmümü ağır bulanlar varsa şayet, Enis Batur’un önerdiği, benim hükmümü hemen hemen doğrulayan “bir ölçülendirme esasına” da başvurabiliriz. Son derece akla uygun bir öneride bulunuyor Batur: “1960’ların ilk yıllarından 1990’ların son yıllarına bir liste oluştuğunda, orada yeralan kitaplar ayarında [bu sözcüğün, ayarında sözcüğünün yatık dizilmesine dikkat! (öa)] 2000-2010 arası kaç kitapla karşılaşıyoruz: Bu sonuçtan hareket ederek bir yorum geliştirebiliriz sanırım.” (Bkz: Merak Cemiyeti Tutanakları, s: 346).

İsmet Özel’in Müslümanlığını net biçimde beyan etmesinden sonraki dönem genelde ‘80 kuşağı’nın dönemi. Bu kuşağın şiir dili, maalesef Türkün dili değil. ‘80 kuşağı’ birbirinin ne dediğini de anlamayan, birbirne de yabancı, ters bir kuşak. Hatta giderek, zihinsel sentaksıyla şiirsel sentaks arasında da bir koşutluk bile söz konusu değil. Bir kesim kafayı çekerek yazıyorsa, öbür kesim de kafayı yiyerek. Sonuçta bu kuşağın şiirinde ‘kafa’ yerinde değil. Bir ayar yok ‘80 kuşağı’nın yazdığı şiirde. Aşırı derecede politize olabiliyor sözgelimi. Herhangi bir provokasyona kolaylıkla alet olabildiğine tanık oluyoruz ‘80 kuşağı’ şiirinin. Yoğun biçimde global hareketin etkisindedir bu kuşak, evrensel bir dil oluşturmaya da bu etki altında yönelmiştir. Kendi “benzersiz” sözünü kaybedetmiş, herkesleşmiş, minör şairler arasındaki mahut yerini almıştır. Türkiye’de yazınsal iktidar yok, edebiyat adamları, şairler hep siyasal iktidarın mülki amirliği altında. İktidarın sesini bastıracak güce sahip değil bugünkü şiir ortamı. Bağımsız bir edebiyat dergisi yok.

‘80 kuşağı’nın yaşadığı aidiyet sorununa da ikinci bölümde değinelim.

 

GÜN IŞIĞINDAN MAHRUM ŞİİR  -II- (Hece’de yayınlandığı tarih: Eylül 2013)

TC kimliği taşıyan şairlerin mevcut olduğu toplulukta, özellikle ‘80 kuşağı’nın yaşadığı aidiyet sorunu, modern Türk şiirinin varoluşuyla ilgili temel sorundur. Bu temel soruna sağduyulu yaklaşım için hele bu kaos ortamında nasıl bir tavır alınabilinir? Gelinen yerde, her kesim, her çatışma grubu kendisi için bir aidiyet ortamı belirlemek zorunda bırakılmıştır. Edebiyat ortamının da bir yığın farklı alt kimliklere bölünmek suretiyle kamplaşmaya, dernekleşen dergiler yayınlamaya, entelektüel seviyeden çok aşağıda siyasal bir çatışmaya doğru hızla kaydığını müşahede edebiliyoruz. Bütün bunlar yeni değil, ama yenilerde büyük bir atılganlık kazanmıştır. Aidiyet millet için kimlik sorunu olmaktan çıkarılıp bir ulus anlayışına indirgenmektedir. Herkes kamusal ve ulusal bir ferdiyetsizliğe teşvik edilmektedir. ‘80 kuşağı’ bu ferdiyetsizliğe karşı marjinalliği seçmek durumunda kaldı. Kendini uçlara çekti ve halktan koptu, halkın dertlerinden, halkın ihtiyaçlarından habersiz bambaşka bir hayat anlayışına büründü. ‘80 kuşağı’ aidiyetini belirleyememiş, belirlemek de istememiş bir kuşaktır. Ciddi bir aidiyet sorunuyla karşı karşıya olduğu halde, bu sorunun çözümünden nedense hep kaç[ın]mıştır. Özellikle ‘80 kuşağı’ şairleri kendini Türk kimliğinin ve İslâm kimliğinin üstünde, ötesinde, dışında görme eğilimine sahip olma imtiyazını ele geçirdiklerini sanma cehaletini sonuna kadar yaşadı,  bu imtiyazla tatmin olmaya çalıştı. Olamadı. Çünkü bunu yaparken cüzdanındaki Hıristiyan kimliğini, Batılı kimliğini yerli kimliğin üstüne yerleştirdi. Böylece limitsiz imtiyaz sahibi oldu. Limitsiz cehalet!

Bilindiği gibi İsmet Özel, 16 Temmuz 2013’te internet portalında “bu sayfada gördüğünüz son şiirimdir” diyerek “Sesli Gemi”yi yayımlar. Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”sini İsmet Özel’in “Sesli Gemi”siyle karşılaştırmalı okursanız bir yere varabiliyorsunuz ancak, bugüne kadar varılamayan, hiç de “meçhul” olmayan bir yere hem de. “Sesli Gemi” hem modern Türk şiirinde, hem de İsmet Özel şiirinde bir paradigma değişiminin son habercisidir. “Bu sayfada gördüğünüz son şiirimdir” demişti İsmet Özel. Bu açıklamada bir takım açık kapılar olduğu seziliyordu. Belli ki yine bir tuzak (mekr) kuruyordu şair. Sanki!? Mayıs’taki ilk yazıda dediğim gibi: “İsmet Özel bu; hiç de tekin biri değil, bir tuzak kurmuştur yine! Her zamanki gibi bir oyundur bu!”

Bu tuzağın kurulduğu gün, şiirin yayımlandığı aynı gün içinde ve takip eden günlerde birçokları bu tuzağa düşmesi gerektiği gibi düştü. “Türk şiirine hayırlı olsun” diye aslında sevinç çığlıkları atanların ne kadar yanıldığı, yanılmaya düşkün olduğu, bir hafta sonra aynı internet portalında yeni bir şiirin belirmesiyle ortaya çıkıverdi. Gün ışığı yine şiir görmüştü! “İktisadî Coğrafya” adlı şiir bir günlük (veya daha kısa) yayın hayatıyla gün ışığına çıktı ve kayboldu. İsmet Özel yeni şiirini paylaşıma, dolaşıma sürmüş, sosyal kitleyi internet üzerinden yönlendirerek kendine özgü paradigma değişiminin parçası kılmıştı. Yaptığı atakları karşılamaya kimsenin gücü yeterli olmuyordu. Portalda daha önceki yayınlanan şiirlerle kitlenin buluşmasına da izin verilmiyordu. Değişiklik şimdilik bu kadardı. Birçoklarının sevincini kursağında bırakmış, onları istediği gibi yönlendiriyordu, bu da bir şair ustalığıydı. 70 yaşındaki şairin 80 kuşağına attığı çalımlardan biri. “Türk şiirine hayırlı olsun” diyen Hilmi Yavuz’u falan oyunun bir parçası bile kabul etmiyor İsmet Özel.

Aidiyetin anlamı İsmet Özel için şudur: “Türk milletinin şiire nazar atfedecek tıynetine ne oldu?  Şairlik yolunu Maarif Vekili’nin oğlu olmanın açtığı Türkiye capcanlı yaşıyor. Bu hayatiyete karşı hayatiyet iddiası beyhudedir. Ölmek en iyisi.”

Mayıs’taki ilk yazımda [Hece, Mayıs 2013; Gün Işığından Mahrum Şiir  -I-] şöyle demiştim:

“Şiir dilindeki bu paradigma değişimi, bir süre sonra İsmet Özel’in yapacağı yeni ataklarla mesela Hilmi Yavuz’u, mesela Özkan Mert’i ve bir sürü benzer şairi devre dışı bırakacaktır. Bu büyük bir temizliğe yol açabilir. Türk şiirinin bu temizliğe uzun süredir ihtiyacı var.”

Bitki miyiz? Hayvan mı? İnsan mı? Aidiyetimizi belirleyecek olan temel soru[n] budur.

“Can Yücel [Maarif Vekili’nin oğlu] ömrünün son yıllarında kendini yeşil yapraklardan (tüyden tüsten) mahrum dallarıyla meyveye durmuş Trabzon hurmasına benzetmişti. Gerçekten meyveler demeli miydik sözünü ettiğine? Zevk meselesi… Sadece zevk meselesi olsaydı değinip geçmek yeterli olacaktı. Zevklerin ve renklerin yanıbaşında bir de insanlık, medeniyet ve Türklük meselesi var.” Ben de işte tam bunu soruyor[d]um. Kimiz? Kimliğimizi belirleyen unsur ne? Ben ‘80 kuşağı’na mensup olmakla hiçbir şey kazanmadım. Hiçbir şair arkadaşımda kemlikten başka tebârüz eden bir şey göremedim. Kimlik yerine kemlik taşıyorlardı. Dindar olmaklığım sebebiyle Sakallı Lütfü’yle sarıldım, dertleştim; İlhan Berk’le, Ece Ayhan’la kaynaştım da ‘80 kuşağı’yla ne camide, ne meyhanede hiçbir zaman anlaşamadım. Hepsi önyargılıydı. Peşin hükümleri vermişlerdi çoktan. 12 Eylül vicdanlarını ve beyinlerini iğfal etmişti. Hâlâ oradaydılar. Hâlâ sefil, hâlâ muhteris. Bir ot gibi hür, bir çayır gibi ıslak ve şehvetli. Rüzgâra verip yelkeni gidiyorlardı; nereye gittikleri umurlarında olmaksızın.

Bir şehirde katliam olur, durumdan vaziyet çıkarıp şiir okurlar; Harekât Ordusu önüne geleni biçerken şiir okuyabilirler; Orta-Doğu kan revan içindeyken şiir okumayı sürdürürler, en dokunaklı ses tonuyla; darbe olur, şiir okurlar, darbe sonrası şiir okurlar. Yani her durumda ve şartta şiir okuyabilirler.

Hz. Ömer (ra), bir defasında Mugire bin Şu’be’den, Kûfe şairlerinin İslâmiyet devrinde yazdığı şiirleri takdim etmesini istemişti. Mugire, önce Ağleb İcli’yi çağırtarak şiirlerini okumasını istemiş, o da şöyle demiş: “Pek kolay bir şey istedin. Recz mi yoksa kaside mi istersin?” Mugire, bu kez Lebîd’i çağırtarak çalışmalarını okumasını ister. Lebîd ona Bakara Sûresi’nin bir nüshasını yazarak Allah’ın bunu kendisine şiir olarak verdiğini söyler. Mugire de bunu aynen Hz. Ömer (ra)’e nakleder. Hz. Ömer (ra) Ağleb İcli’nin maaşaının azaltılmasını, Lebîd’in maaşına beşyüz dinar ilave yapılmasını emretmiştir. Ağleb, Hz. Ömer (ra)’e şikâyette bulunarak ‘emre itaatın mükâfatı[nın] bu mu?’ olduğunu sorar. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) onun maaşını eski seviyesine yükseltir, ama Lebîd’inkine dokunmaz.

’80 kuşağı’ şairlerinin bütün yaptıkları kaside ve recz yazmaktan ibarettir. Aslâ Allah’tan bir satır bir şey almış değiller! Üstelik emre itaatın mükâfatı[nı] en iyi şekilde görmekteler.

“Bu sayfada gördüğünüz son şiirimdir” diyor şair. Hepimizi bir anlamda tehdit ve tahrik ediyor! Devamında şöyle diyor: “Kaç yılım kaldıysa bundan sonraki ömrümde şiir çalışmalarımı sadece müsvedde dediğim kısmını yayına salmış bulunduğum “Bir Yusuf Masalı” uğraşısına hasredeceğim. Dediğim, demeğe çalıştığım şeyi “vivir para escribir” [yazmak için yaşamak] tarzında anlamak doğru olmaz. Uğraşımın neticesine bîgâne kalmağı öğrendim.”

Temmuz 2013’te yayımlanan (TİYO’nun 13. kitabı) ‘Küfrün İhsanı Olmaz’ ilk kez hem Kur’an hem latin harfleriyle çift yönlü basıldı. Asıl kapak Kur’an harfleriyle basılı olan kısımdı, çünkü barkod arka tarafa alınmıştı. ‘Bir Yusuf Masalı’nın aslını bekleyeceğiz, başka çaremiz yok. Bakalım! Salt Kur’an harfleriyle basılmış bir şiir kitabının paradigma değişimi nasıl bir etki oluşturacak modern Türk şiirinin aidiyetinde? Merak içindeyim.

Türkiye’nin bugün geldiği değil, getirildiği noktada şairin şiirlerini okuyabilecek narodnik [halk dostu/Hak dostu] gerçekten kalmadı mı? Dahası hemen herkes bir tür ruh yamukluğunu bu kadar kolay ve çabucak mı benimsedi? Allah aşkına! Göreceğiz!

Kimi milletlerin zaman zaman modernliği eline yüzüne ve/yahut diline gözüne bulaştırdığına tanık oluruz. Modernlik kimilerinde biraz eğreti durur; emanet alınmış bir giysi gibi, kıyafetinin bedenine, ruhuna uymadığını görürüz. İnsanı böylesine zavallılaştıran bir süreçten geçen milletlerin şiiri de hiçbir edebî değer taşımaz, hayata bir anlam katmaz. Herşeyi diline gözüne bulaştıran şapşal şairler ülkesinde hangi şiiri okursanız okuyun yüzünüz ekşir. Bu, içi boş kabuk yığınından başka bir şey değildir. Kabuğun içinde yemiş yok! Bunu fark etse bile, ifade etmek kimsenin işine gelmez. Modernitenin oyunu bu: tragedia. Bu trgedia’yı değiştirecek açılım ve/yahut atılım yine şiirde mi bulunuyor? Belki! Kim bilir? Şiir bu açılımı/atılımı sunabilecek güce, hikmete, nimete belki de [hâlâ/ola ki] sahiptir. Milletin nelere yöneldiği, neleri önemsediği, nelerle yetindiği önemli; sorun buradadır. Aidiyet denilen şey de milletle ilintilidir, eninde sonunda, kaçınılmaz olarak.

Son dönem Fıransız toplumbiliminin önde gelen isimlerinden Alain Touraine’in modernlikle ilgili ilginç bir tesbiti var: “Modernlik,” diyor Touraine, “dine dayalı dünya görüşünün geçerliğini yitirmesiyle doğmuştur.” Şunu da ekliyor üstelik: “Modernlik dine dayalı modeli doğrudan yıktı.” Bu iki cümlenin üstünde durmak, düşünmek için yeterince zaman bulabilir miyiz? Pek sanmıyorum, herkes kendini çarka kaptırmış durumda.

Raflardaki yığınlar… gösterge!

“Cemaatlerin dokunulmazlığı ve safdil şairler” sorununa da üçüncü bölümde değinelim.

 

GÜN IŞIĞINDAN MAHRUM ŞİİR  -III-   (Hece’de yayınlandığı tarih: Ekim 2013)

“Cemaatlerin dokunulmazlığı ve safdil şairler”.

Alt-başlığını oluşturuyor bu cümle okuduğunuz yazının. Çünkü birçok cemaatlerden, kamplardan, derneklerden, askerî ve/yahut sivil (ister askerî olsun, ister sivil, farketmediği için ‘ve/yahut’ dedim) birliklerden oluşan Türk toplum hayatı, gün ışığından epeydir mahrum, sürekli verilen narkozun etkisinden kurtulamadığı için kapalı devre bir şuurla besleniyor. Bu kapalı şuurdan ötürü şiir de günışığından mahrum kalmakta, mahrumiyetin[in] bile ayrımında olmamak durumundadır. Bir şeylerin ayrımında olması da, bu durumda düşünülemez zaten.

Türkiye’de birçok cemaatin mevcudiyet iddiası taşıdığına tanık olunuyor. ‘Vazifesini’ resmî (genel) olarak yapanlar, azınlığa ait (yerel) cemaat olarak ‘vazife’ alanlar, küresel rol alanlar, toplum adına kanaat üretenler, kurumsallaşanlar ve daha niceleri, bütün gayretleriyle şiirden mahrum, şiirsiz bir hayat inşa etmeye çalışmakta el birliğiyle. Ne yazık ki, bu cemaatlerin dokunulmazlığı son derece artmaktadır. Derinliği olan bir toplum için tek dokunulmazlık alanı şiirdir. Şiirin böyle bir dokunulmazlığı Türk ikliminin hiçbir mevsiminde ol[a]madı. Oysa “bizim edebiyat ağacımızın kökü[nün] şiir [olduğunu]” söyleyen bay Hilmi Yavuz, Urfalı Nâbî’nin “Eğerçi köhne metâız, revâcımız yoktur/ Revâca da ol kadar ihtiyâcımız yoktur” beytini okuduktan sonra, “ben bunu yazan şair kadar iyimser olmayacağım. Bizim revâca ihtiyacımız var” diyor. [3. Göl Saatleri Şiir Akşamları etkinliğinin açılışında onur konuğu olarak kendisine takdim edilen berat esnasında]. Urfalı Nâbî, “Revâca da ol kadar ihtiyâcımız yoktur” derken bir iyimserlik taşımıyor, tam tersi bir meydan okuyuş seziliyor bu ifadede. Zaten ilk dize de tersi bir söyleme sahip olduğundan “Eğerçi” diye başlar [yayınlanan haberlerin tümünde bay Yavuz’un bu beyti “Biz köhne-i metâız…” diye okuduğunu gördüm]. Urfalı Nâbî “eski bir metâ isek eğer, revâcımız yoktur” diyor, yani “eski bir metâ” olmadığını beyan ediyor. Dolayısıyla, birçok etkinlikle şiirin önünü kesen, şiirden ötede olduğunu sanan nazarî, geçici erk hep oldu. Şiirin topluma ulaşması ve/yahut şairin topluma hitap etmesi, birtakım kanaat önderi cemaatler aracılığıyla men edilmiş oluyor böylelikle. Bunun bir tek istisnası var: İsmet Özel!  İsmet Özel, tek başına, tek kişilik bir duruşla kendisi dışındaki bütün şairleri “safdil” konumuna düşürüvermiştir. Ne diyordu gün ışığına çıkardığı son şiirinin altında: “Türkiye’nin bugün geldiği değil, getirildiği noktada şiirlerimi okuyabilecek narodnik kalmadı. Dahası hemen herkes bir tür ruh yamukluğunu benimsedi.”

Oruç Özel, TİYO’da konuşmamız esnasında bir ara şöyle dedi: “Babama şiirle ilgili konuşmalarını kitaplaştırma niyetimizi açtığımızda, bize çıkışarak dedi ki: Yapacak daha önemli işler var. Memleket elden giderken bu tür işlerle uğraşamayız!” Bu, tıpkı Mehmed Âkif’in tutumuna benziyordu. Oysa ara-sıra, yazılarının bir yerlerinde Mehmed Âkif’e de fena takıyordu İsmet Özel. Yine de benziyordu, benzemek zorundaydı bir bakıma. Derneğin adı ‘İstiklâl Marşı’ydı, ama “İstiklâl Marşı’nı Mehmed Âkif’in yazmadığını, eğer o yazsaydı böyle yazamazdı” diyecek kadar Mehmed Âkif’i dışlıyordu.

Gün ışığı hak ettiği kadar ‘şiir’ gördü mü? Göreceğinden fazlasını gördü belki de. Ancak gördü de neye yaradı? Hangi derde derman oldu? Hangi sahtekârlığı, hangi zulmü bertaraf etti? Şair Nef’i neden karanlıkta boğularak öldürüldü, cesedi neden karanlıkta denize atıldı? Gün ışığı yeteri kadar şiirini gördü de ondan mı? Şair Nef’i’ye gün ışığı doydu da ondan mı? Hayat yalan, şiir sahte, şairler ikiyüzlü olduktan sonrası ne yazar?

Ne diyordu modern şiirin öncüsü Baudelaire, “enivrez-vous” önerisinde; zamanın ağırlığından, zamanın boyunduruğundan (bazılarının sövdüğü dehrin boyunduruğundan. Bu sövenlere karşı İslâm Peygamberi’nin “dehre sövmeyin, dehr Allah’tır” diyordu. Demek ki, insanların bir kısmı Allah’tan kurtulmak istiyor, Allah’ı taşımak ağır geliyor onlara!), zamanın kulu kölesi olmaktan kurtulmak için önerisi neydi Baudelaire’in, hiç unutmuyoruz:

“De vin, de poésie ou de vertu, à votre guise. Mais enivrez-vous.” (Ya şarapla, ya şiirle ve yahut erdemle, hangisini seçerseniz. Sonuçta kendinizden geçin.)

Modern zamanların öncü şairi Baudelaire için esrikliğin, kendinden geçmenin bir yoluydu şiir! O, modern insanın sıkıntısını dağıtmak için kendinden geçmeyi bir çözüm yolu olarak öneriyordu. Oysa başka bir âlemin şairi Hölderlin’e göre durum çok farklıdır, ne diyordu yine hiç unutmuyoruz: “Voll Verdienst, doch dichterisch wohnet/ Der Mensch auf dieser Erde.” (Erdemle dolu, ancak şairane sakindir/ İnsan bu Arz üzerinde.)

Bugün, bu korkunç aralıkta kendinden nasıl geçebilir şair, ne toplum[un]dan, ne de içinde bulunduğu zamandan uzaklaşabilir. Orta-Doğu’nun kanı ter haline dönüşerek yazdığı kağıda damlar şıp şıp. Kanla abdest alır şair, kan banyosu yapar, insan kanıyla, zulme maruz kalanların (özellikle Müslümanların) kanıyla dolmakalemini doldurup yazar şiirini. Şirret Batı’ya öfkeyle, husumetle bakan şairin bu korkunç zamanda, yaşadığı ‘Orta-Doğu sıkıntısı’ kendinden geçmeyi denemesine izin veremez. Şiirin böyle bir esrikleştirici tarafı olamaz artık. Şuur buna izin veremez! Ancak aktüel bir haberci, yorumcu gibi de gündemin şiirini yazmaz. O gündemi değiştiren, gündem oluşturan şiiri yazan aslâ safdil olmayan insandır. Bu kadar çok insan kanı dökülürken şairin safdil olma lüksü, kendini düşünme, kendi sıkıntısından kurtulma gibi konformist, bencil bir yaklaşım taşıması mümkün olamaz. T. S. Eliot şöyle yazıyordu mektuplarından birinde: “I was happier in England, even in wartime, than I had been in America: Pound urged me to stay […] and encouraged me to write verse again.” (Harp zamanında bile [Birinci dünya savaşı] İngiltere’de Amerika’da olduğumdan daha mutluydum: Beni [Ezra] Pound çalışmaya zorladı […] ve beni yeniden şiir yazmaya cesaretlendirdi.) Harp zamanında Eliot nasıl mutlu ve huzurlu kalabiliyorsa İngiltere’de, bugün de -bir harp zamanı sayılamaz mı?- müttefik Türkiye’de kendini daha mutlu hisseden birçok sahte Anglo-Sakson şair mevcut. [Bu satırları yazdığım sırada ABD ve NATO müttefik kuvvetleri, Suriye’ye ‘sınırlı’ bir operasyon hazırlığının son aşamasındaydı.] İşte ‘80 kuşağı’ bu sahte, ikiyüzlü yaklaşımla şiir yazdı. Kimileri alkole sığındı, kimileri de mistisizme (agnostizme ve/yahut sufizme). Tecrit olmanın lüksünü yaşadı ‘80 kuşağı’nın şairi. Şuurunu kapattı bir bakıma Orta-Doğu’ya, yaşadığı bölgenin sorunlarına ve giderek bütün dünyaya esrik, yarı kapalı bir gözle baktı. Tamamen kendi sıkıntısını (melâlini, melankolisini) merkeze alarak üretti şiirini. Bu yüzden gün ışığı uzun süre gerçek şiirden mahrum kaldı. Baudelaire’inse esrikliğinde bile Paris’i yerden yere çalışı ile bir işe yarıyordu yazdığı şiir, dişini söküyordu adeta Paris’in.

 

Safdil şairlerin, gönlü, yüreği temiz şairlerin topluma yaptığı kötülüğü hiç kimse, hiçbir katil, kanlı diktatörler bile yapmadı. Ne yazık ki böyle.

Türkiye’de Batı emperyalizminin tuzaklarına düşmeye, Grek-Yahudi-Hıristiyan kültürü tarafından aldatılmaya, kandırılmaya müsait insanların önde gelenleri şairler olagelmiştir. Acı bir durumdur bu. Türkiye için büyük kasvet oluşturan bir durum. Bakın, samimi olarak bakın, en çok ‘barış’ kelimesini kullanan şairlerin ‘80 kuşağı’ Türk şairleri olduğunu göreceksiniz. Bir Amerikalı şairin ‘barış’ kelimesini kullanışı ile bir Türk şairinin kullanışı aynı imgesel düzlemde, aynı izlek üzerinde olamaz. ABD ‘barış ve demokrasi getirmek’ için hunharca kan döküyor, Türk şairi de ‘barış ve demokrasi’ için şiir yazıyor, şiirden medet umuyor. Hangi barış, hangi demokrasi? Kimin, kimlerin hesabına? Böyle bir şuursuzluk olamaz! Bu tam anlamıyla şiirle kendinden geçmek, esrikleşmektir. Ne diyordu Bush’a baş danışmanı Bernard Lewis, kesinlikle unutmuyoruz: “Orta-Doğu halkı kalın kafalıdır, bunların anladığı tek bir şey vardır: Kalın bir sopayla kafalarını kırmak!” Birileri insanların kafalarını kırıyor, beyinlerini dağıtıyor, birileri de kafaları çekerek insanların sıkıntısını dağıtıyor [güya]! Böyle bir safdillik olamaz. Baudelaire’i aslâ safdil bir şair olmadığı için unutmuyoruz. Gerçek şair kendi dokunulmazlığına, kimsenin ona vermediği özgün dokunulmazlığına sahip şairdir.

Bir cemaate mensup olmayan, cemaatin adamı olmayan bireyin herhangi bir vasıf taşımasına kamusal alanı eline geçiren cemaatler tarafından izin verilmediği için ‘şair’ vasfı da (bireysel ve kesinlikle sivil vasıfların en seçkini olduğu için) uzun zamandır bir vasıfsızlık olarak görülüyor. Kara kamu tarafından şiir def edilmişse şairin sorumluluğu daha da artmakta değil midir? Ne yazık ki, safdil şairler piyasanın nimetlerinden yararlanmak uğruna bir cemaate kapılanmak mecburiyetinde kalmayı onurlarına (!?) yedirebiliyorlar. Gün ışığından mahrum şiir ve/yahut şiirden mahrum gün ışığı… Daha ne kadar sürecek bilinmez. Şairin bireysel dokunulmazlığına, sivil duruşuna, özgün tavrına ne kadar gereksinim duyulduğu ortada. Şairin müdahalesini nasıl arzuluyor Türk toplumu.

Sistemin yörüngesine giren kayıp şairler ülkesinde yaşıyoruz. İstediği kadar dirensin, bütün şairler eninde sonunda sistemin uydusu olup çıkıyor çaresiz. Tek başına, dimdik, akıntıya karşı durmak zorun zoru olmalı. Philippe Jaccottet 1953’ten beri ‘Grignanais’ konumunda nasıl yaşar, iki bin kişiye ulaşmayan bir kantonda nasıl bir şiir vardır? Grignan bir dokunulmazlık mı sundu acaba? Mehmed Âkif’in 11 sene Mısır’da Hilvan’a çekilişi de bir dokunulmazlık ihtiyacı değil midir sonuçta? Türkiye-Suriye sınırı Fransa’nın da üyesi olduğu NATO’nun güvenlik sınırıysa, kimin, hangi şairlerin güvenliği daha önemlidir? Bir şairin onuru, vicdanı, şuuru NATO füzelerinin altında ve/yahut yanıbaşındaysa o, bir şair olarak yazsa yazsa ne yazar? Kimlerin revâcına muhtaçtır bugün şair? Şiire kimler revâc gösteriyor?

Şairlik ve safdillik… Birbiriyle uyumlu, birbirine nisbet oluşturan vasıflar değil. Bizim şiirden nasibimiz olduysa, bu safdil olmayan vasıflı şairlerin sayesinde olmuştur. Nef’i safdil olmadığı için boğduruldu. Cemal Süreya safdil olmadığı için Darphane’den ayrıldı. Sezai Karakoç safdil olmadığı için son zamanlarda kendisine verilen ödüllere uzanmadı diyebiliriz. Örnekler epeyce yekün oluşturacak kadar çoğaltılabilir. Ancak kime, ne yazar?

Dilin saflığı ile safdillik aynı şey midir? Saf bir dil, arı bir dil, katışıksız bir dil kullandığını iddia eden şairler “Türkün dili[nin] Kur’an sözü” olduğunda ısrar eden İsmet Özel’i neden sapkınlık içinde görmekteler? Neden üzerinde durup, düşünüp, bir süre oyalanarak anlamaya, kavramaya çalışmazlar? Başka anlamların, anlam dizgelerinin peşinde oldukları için mi? Kendilerinin anlamlandırdığı ‘şeyler’ için oluşturdukları kutsal/tabusal dokunulmazlığın bir anda yiteceğinden korktukları için mi? İkinci Yeni’ye karşı çıkanlar da aynı gerekçelerle karşı çıkmışlardı. Devlet desteğiyle yerleştirilmeye çalışılan düşük seviyede bir algı, basit bir zihinsel dizge (sentaks) yepyeni bir şiirle yıkılıyordu. ‘Yort Savul’ hangi dilde yazılmıştı? ‘Otağ’ hangi dilde? ‘Aşıkâne’ hatta ‘Mısırkalyoniğne’ hangi ‘saf’ dille? ‘Üvercinka’? ‘Şahdamar’? İkinci Yeni şairleri, şiirde hangi anlamı aramanın gereksizliğini savundu, bunu kim merak etti? Safdil oldukları için mi dayatılan anlamdan sıyrıldı İkinci Yeni şairleri? Şiirle getirdikleri yeni anlam neydi? Türk milletinin şuurunda hangi anlamlılığı ve/yahut hangi anlamsızlığı gün ışığına çıkardılar? Bütün bu sorulara bir sonraki yazıda yanıt bulmaya çalışalım.

 

GÜN IŞIĞINDAN MAHRUM ŞİİR  -IV-

İkinci Yeni şairleri, 1. Cumhuriyet’in (aynı zamanda 1. Yeni’nin) topluma dayattığı anlamı şiirde (ve elbette hayatın yalanında) aramanın gereksizliğini, öznel yaklaşımdan uzak anlamın peşinde koşmanın anlamsız olduğunu savundu. Bunu merak eden bir takım Marxistler, Sosyalistler ve tek tük İslâmî bilinç ve duyarlılığa sahip birkaç insan safdil olmadıkları için 1. Cumhuriyet’in dayatmacı biçimde sunduğu ideolojik/resmî anlamdan sıyrılmayı başardı. Bu insanların gözlerini açan, safdil olmalarına engel olan koşullar bugün mevcut değil. Bugünkü mevcut koşullarda, İsmet Özel’in ifadesiyle “Araf’a ulaşmayı parıltılı, ışıltılı, kaymaklı ve leziz mekânlara terfi etmek gayesi refakatinde düşleyen bir sürü” şairle karşılmak kadar can sıkıcı bir başka durum var mıdır, bilmiyorum.

İkinci Yeni şairlerinin getirdikleri yeni bir anlam olduysa, imgesel düşünce biçiminin tamamen öznellik alanına ait bir anlamdı bu. Türk milletinin şuurunda fizik ötesinin, gerçeküstünün anlamlılığına ve/yahut anlamsızlığına dair bir takım parıltıları gün ışığına çıkararak yaptılar bunu. Kur’an’dan beslenmesi engellenen Türkçe’nin dil zemininde imgesel düşünüş, muhalif bir atılıma ayak uydurarak ilginç ve zengin bir anlam alanı açtı. Türkçe’nin (İkinci Yeni şairleri dediğimiz) bu şairler tarafından temel, aslî kaynaklarla bağlantı kurması, bu yönde bir dil merakına, dil ilgisine sahip olması temin edilmiş oldu. “Beni Öp Sonra Doğur Beni”

Gün Işığı Şiir Görsün! Yani şiir içselleştirilerek, öznelleştirilerek sadece üzerindeki yıldızlı göğü seyre dalarak altındaki toprağa kösnümemeli. Modern zamanların tan vaktinde modern insanın özgün bir varlık olarak temayüz etmesine yol açmalı şiir. İkinci Yeni şairlerinde görülen imge infilakı öznenin ortadan kaybolmasına yol açmamıştır. Bu özellik Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel’de de kaybolmadan sürmüştür. Safdil şairlerin tümünde öznenin yerinde nesneyi buluruz.

Bir millet, eğer kendi değerlerine ihanet etmemişse istikametini değiştirebilecek gücü ancak şiirde bulur. Edebiyat tarihimizde böyle bir değişime yol açmış şiiri 13.yüzyıldan Yunus Emre’yle başlatabiliriz. Yakın dönemlere gelirsek Mehmed Âkif’e, Yahya Kemal’e, Nazım Hikmet’e, Necip Fazıl’a, oradan İkinci Yeni’ye, ardından Cahit Zarifoğlu’na, İsmet Özel’e kadar gelebiliriz. Sonrası yok. Millete istikametini değiştirebilecek gücü bugünkü şiir ne yazık ki gösteremiyor. Bu günkü şiirin herhangi bir istikameti yok.

Yahudi asıllı Alman Theodor W. Adorno, 1949’da “Nach Auschwitz ein Gedicht zu schreiben, ist barbarisch” [Auschwitz’ten sonra bir şiir yazmaksa, barbarlıktır] diyor, nedenini de şöyle açıklıyordu: “und das frißt auch die Erkenntnis an, die ausspricht, warum es unmöglich ward, heute Gedichte zu schreiben.” [ve bu (barbarlık olgusu), bugün şiir yazmanın imkânsız oluşundaki gerçeklik nedenini bile çürütür.] Yahudi asıllı Adorno, bir tür motto haline gelen bu cümlesini gün ışığına çıkacak şiirlerin cellada yazılmış bir aşk şiiri olacağından kuşku duyarak kurmuştu. Çünkü gün ışığının göreceği [her] şiir Auschwitz’e tanıklık eden Yahudiler için güvensiz, istinatsız bir zemindedir. İsmet Özel, “Gün Işığı Şiir Görsün” başlığıyla internet portalında yayınladığı şiirlerine son verişini açıklarken, Adorno gibi “artık şiir yazılamaz” demiyor, başka bir şey söylüyordu: “Türkiye’nin bugün geldiği değil, getirildiği noktada şiirlerimi okuyabilecek narodnik kalmadı. Dahası hemen herkes bir tür ruh yamukluğunu benimsedi. Onlar şiirlerimi gün ışığına çıktığı ilk günlerden itibaren onlara okuma neş’esi bahşeden ehliyeti (lisansı) zayi etti.” Bu şöyle şerh edilebilir: “Artık şiir[im] okunamaz!” İsmet Özel bir ‘barbarlıktan’ değil, ‘bir tür ruh yamukluğu’ndan bahsederek bu kararı aldığını açıklıyordu. Bir şairin, şiirlerinin okunmasına izin vermeyişine tanık oluyorduk. Bu, belki de olağanüstü, eşine ratlanılmamış bir paranoyadır.

Auschwitz’ten sonra şiir yazmayı kimler barbar sayılmamak için imkânsız olarak gördü? Ya da tersinden sorulabilir: Auschwitz’ten sonra şiir yazmaya kimlerin daha fazla imkânı oldu? Üstelik barbar sayılma gibi bir risk de alarak! “Of Not Being A Jew” şiir yazan İsmet Özel mi? “Gazze Risalesi”nde Telaviv’li “Jozef’e Mektup” yazan Cahit Koytak mı? Ne diyordu Koytak:

“sana yapılanları ve senin yapıp ettiklerini

dostça dile getirmek ve böylece,

bunların yol açtığı yıkıntıların altından

önce kendi yüzünü bulup çıkarmanı

kolaylaştırmak istedim, Jozef.”

(Gazze Risalesi, s:85, 2009)

Görüldüğü gibi hiç de barbar değil Müslüman Türk şairleri, son derece samimi ve dostça.

Auschwitz’ten sonra Müslümanların başına gelenlerden sonra Auschwitz nasıl bir anlam taşır? Neden Müslüman geçinen şairler bile Auschwitz’te yaşananları kendi ülkelerinde yaşananlardan daha net, daha çarpıcı ve daha canlı biçimde belleklerinde tutmaktadır?

Arap şiirinin en güçlü isimlerinden Hassan bin Sabit’in sözüne bir kez daha kulak verelim. Ne diyordu Hassan bin Sabit:

“Kur’an indikten sonra dilimi yuttum.” Yani, Kur’an indikten sonra, Kur’an’la tanıştıktan sonra şiir onun için anlamsız, değersiz bir şey haline geldi. Bugün Kur’an’ın hükümleri geçersiz kılınmaya çalışılıyorsa şairin diline, şiire ihtiyaç var. Gün ışığı, barbarlığa karşı inatla duran şairleri görmeli, onların yazdığı şiirleri aydınlatmalı.