Gutenberg Gökadasın(d)a ‘Gezi’ Etkinlikleri -I

 

Printing3_Walk_of_Ideas_Berlin

Matbaa, Avrupa dışında yaşayan milletler için, Avrupa’nın (düşmanın) icat ettiği bir silâh değildi. Bu -Avrupa dışında yaşayan- milletler sadece Müslümanlar değildi, alfabelerine kadar yok edilen Aztekler’i, Mayalar’ı; bir kısmı manastırlarda keşiş yaşamına, kalanı da afyon içmeğe zorlanan Hindleri de saymamız gerek. Onlar düşmana karşı kalemleriyle, mürekkepleriyle, muhafaza ettikleri şiirleriyle silahlandılar. Matbaa icad olunca mertlik bozulmadı. Matbaa, İslâm’ın Kur’an’la yayıldığı ‘aydınlık Ortaçağ’ Asya’sında 1040’da Çin’de, 1230’da Kore’de keşfedilmişti. Müslümanlar da matbaadan haberdardı, matbaayı görmüş, ama itibar etmemişlerdi. Johannes Gensfleisch zur Laden zum Gutenberg (1398 – 1468)’in Korelilerin metal harf tekniğini geliştirerek Avrupa’da 1450’de yaptığ ilk baskıyla da ne bir sarsıntı, ne de en ufak bir heyecan duyuldu İslâm dünyasında.
Bunun sebebi şuydu: Müslümanlar için ‘kitap’ deyince doğrudan doğruya Kur’an akla gelmekteydi. “Kitap terimi ve türevleri Kur’an’da 6’sı çoğul kullanım olmak üzere toplam 322 yerde geçmektedir.” (Mahmut Çanga , Kur’an-ı Kerim Lugatı, s.418-420). Ehl-i kitabın Kur’an’la ünsiyet kuranlarının “kitap”tan uzak durmaları, “kitap”la irtibat kurmadan hayat sürmeleri mümkün değildi. Bu nedenle ister hafızada (levh-i mahfuz olarak), ister yazarak (yazma kitaplar halinde) “kitap” ehli olduklarını cümle aleme ispat ettiler. Müslümanlar için matbaa bir anlam ifade etmiyordu. Kur’an’ı, Korelilerin, Çinlilerin, Avrupalıların bulduğu, geliştirdiği bir teknikle çoğaltmak, yaymak onların itibar ettiği bir düşünce ve davranış biçimi değildi. Kendilerine aşırı güvenleri vardı: Hafızlarına, hafızalarına, kalemlerine, kâğıtlarına, mürekkeplerine, yazıcılarına.. Bir kitabı, değil 1450’deki matbaadan, bugünkü matbaadan bile daha hızlı çoğaltabiliyorlardı. Paylaşma ve dayanışma olağanüstüydü. Burada, İbn Arabî’den öğrendiğimiz bir yöntem de devreye giriyordu: Meleklerin desteğiyle kitabın istinsah edilişi. Bunlar Avrupa’nın, yaşadığı ‘karanlık Ortaçağ’da bilmediği, ilgi dünyasında olmayan, bilemiyeceği olaylardı.
Matbaa, Avrupa’nın ‘karanlık Ortaçağ’ döneminde özellikle Türkler (Müslümanlar) karşısındaki geri kalmışlığını, aradaki büyük mesafeyi kapatmak için Çinlilerden sonra yeniden bulduğu bir teknikti. Kendi kendilerine ürettikleri İncil’i çoğaltmak için bir baskı yapmaya, bir press yapmaya, matbaaya ihtiyaç vardı. Tıpkı üzümün suyunu pres makinalarında çıkarıp sarhoş oldukları gibi, Kilise’de ürettikleri İncil’i de basıp çoğaltarak herkesi sarhoş etmeyi denediler ve başardılar da.
“Ne zaman ki el yazması kitaplar talebe kâfi gelmemiş, o zaman Avrupa’da kitapları çoğaltmanın bilinen yolunu uygulamaya koymuşlar, bundan faydalanmışlar.” diyor Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu. Buna pek inanasım gelmiyor benim. “Kâfi gelmeyen, yazma kitaplar” değil bence; kâfi gelmeyen, yazma kitapları büyük bir iştahla toplayıp, tercüme edip çoğaltarak İslâm karşısında Kilise’nin (Avrupa’nın) kat ettiği, aradaki mesafeyi kapattığı yolda onlarla müsavi olmaktan ar duyan Türk (Müslüman) dirayetidir . Bizde okur-yazar oranı Avrupa’dakinden tartışmasız kat be kat fazlaydı. Bu farkı kapatmak için kitapları basarak çoğaltmanın yolunu buldular. Bizim ancak bir-iki yüzyıl sonra matbaayla geç tanışmamız matbaaya ihtiyaç duymayışımızdandır. Ne zaman ki dirayetimiz iyice kırıldı biz de “kitap” basmaya başladık! Hem de gayr-i Müslimler eliyle. Osmanlı topraklarına matbaanın girişi, on beşinci yüzyıl dolaylarında gerçekleşir; Ermeni, Rum, Yahudi, Maruni ve Cizvit azınlıklar öncülüğünde. Matbaayla tanıştıktan sonra bizde okur-yazarlık oranında bir düşüş olduğu ifade edilir. (Bakınız: İhsan Fazlıoğlu, İsmet Özel). Kur’an harfleri, Latin harfleri gibi hareketli, değişken bir sisteme uygun gelmiyordu, büyük zorluk yaşanıyordu. Harflerin birbirleriyle olan özel bağlantıları, cümle içindeki konumları matbaa için uygun değildi. Yazma eserlerin pek azı basılabildi. Avrupa’da olduğu gibi bizde basılı kitaba bir talep sözkonusu olmadı. Avusturya’nın Osmanlı büyükelçisi Ogier Ghiselin de Busbecq, 1560’ta “Türkler, kutsal kitapları matbaada basılırsa kitap olmaktan çıkar endişesi taşıyorlar” diyecektir. Doğru bir tespitti bu. Kitap ‘kitap’ olmaktan çıktı gerçekten de. Busbecq’in, Türklerin bu endişesine dikkat çekişinin yerinde bir anlamı vardı.

Gutenberg_Bible,_Lenox_Copy,_New_York_Public_Library,_2009._Pic_01
‘Yazı’ bizde, çok uzun dönemler Varlık’ın (Vucûd) tecellîlerinden biri olarak kabul görmüştür. İhsan Fazlıoğlu’nun bu konudaki araştırmalarından çok istifade ettim. “el-vücûd el hattî” ya da “el-vücûd el kitabî” diye terimler kullanılmış. Kitâbet’i/Yazı’yı Varlık’ın bir tecellîsi olarak gören bir medeniyeti anlamak için yalnızca sözlü kültür içinde boşa (boşluğa/hiç yere) konuşmak yetmez. Yetmedi. Biz, gazâ ruhuyla savaş meydanlarında daha ziyade beden diliyle konuşan bir millete mensubtuk; Gutenberg Galaksisi (Gökadası) bizim ‘gezi’ yerimiz olmadı.
Kitap (yazma kitap) İslâm medeniyetinde icâd edildi. Bilgi, kervan yollarıyla, Hac yollarıyla, ilim yollarıyla çoğaltıldı, taşındı; öğretim kurumlarıyla da toplumsallaştırıldı.