Hac farîzası üzerine -7

En son, 15 Kasım 2015’de, “Hac farîzası üzerine -6″da “kaygı”yla dile getirmiş, Michael Kerr’in bir yazısına gönderme yapmıştım: “Mecca has been turned into Disneyland.” (Mekke Disneyland’a dönüştürülmüştür.)

The Guardian’dan bir yazının başlığını da almıştım: “Mecca super-hotel to offer spa, butler and a chocolate room.”(Mekke süper otelinin sunduğu hizmetler içinde, spa, uşak ve bir çukulata odası bulunuyor.)
[Orijinal adı ile “Sanitas Per Aquam” (SPA) yani “Sudan Gelen Sağlık” şifalı sular ile yapılan bir bakım demektir. Spa pazarı epey gelişen bir sektör. Dünyanın birçok yerindeki tatil cennetleri ve otel bünyelerinde yer almaya devam ediyor. Spa merkezlerini diğer merkezlerden ayıran özellikler, mekanın girişinden başlıyor. Müzik sistemi ve dekoruna kadar, hoş kokulu mumlardan ışık sistemine kadar kullanılan kozmetik malzemeleri de dahil cennete giren kişiye ruhsal, bedensel hizmet sunarak onu kapitalizmin yalancı cennetinde avutuyor. Masaj yağı içeriğindeki bir takım aromalar sayesinde kan dolaşımını hızlandırıp, vücuda zindelik kazandırırken, cildi ölü deriden de arındırıyor. (Hacca geldiğinizde eski deriyi de bırakmış oluyorsunuz!) Bunun ardından toz halindeki deniz yosununu su ile kıvamlaştırarak kişinin komple vücuduna sürülmesi sağlanıyor. Stretch filmlerle bandajlayarak dermolife cihazına kişi yatırıldıktan sonra titreşim usulüyle kan dolaşımının hızlandırılması ve cihazın püskürttüğü aroma buharı ile de vücudun toksinlerden arındırılması sağlanıyor. Cihazda bulunan farklı renk yansımaları, renk terapisi de yaparak kişinin ruhsal yönden dinlenmesine ve rahatlamasına olanak veriyor.
Su ile iyileşme, suyun kullanımından gelen sağlık, suyun sıcak, soğuk ve farklı biçimlerde (akıtma, damlama, duşlama, püskürtme) uygulanması ile kazanılan dinlenme ve ferahlama duygularının edinildiği bütünleyici terapi anlamında kullanılmaktadır.]

Uşaklar (gılmanlar/gulâmlar/oğlanlar), huriler ve çukulata odaları … Benim, bu yazıyı: ‘Hac fârizası üzerine -7’yi yazmama David Le Breton’un bir cümlesi sebep oldu:

“Zor bir manevi deneyim [olan] yaşam, [adı] yürüyüş olan fizik deneyim[in]de insanın çekim merkezini değiştiren güçlü bir panzehir bulur.”

(David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayıncılık, üçüncü baskı, 2003, 2008, 2015; Türkçesi: İsmail Yerguz. Not: Köşeli parantezler bana ait. İsmail Yerguz’dan özür diliyorum!)

Yürüme ritüeli üzerinden ‘hareketle’ yapılan bir ibadet: Hac farîzası. İslâm’ın beş ilkesinde biri. Aslına göre yapılsa, bugün Hacca giden herkesin yürüyerek gitmesi gerekir. Yürümeye başlama, buluşma, soluklanma noktaları belirlenmiştir. İhrâma girilen yerler (mîkat) bellidir. Bugünün müslümanları Frankfurt’ta ihrâma girebiliyor, sarışın hurilerin (hosteslerin) servisiyle konforlu uçaklarla Cidde’de inip yarım yarım saat sonra spa’lı, uşaklı, çukulata odalı tatil cennetlerinde dinleniyor.

Bir süre sonra hiç yürümeden tavaf yapabilecekler, mekanik (yürüyen) bantlar üzerinde.

“Günümüzde yürüyüşçü kişisel bir tinselliğin hacısıdır, yürürken derin düşüncelere dalar, alçakgönüllü, sabırlı olmayı öğrenir, yürüme gezici bir ibadet biçimidir”

diyor David Le Breton.

/14.10.2017- Bunları kimler için yazıyorum? Hep bu soruyu sormaktan da fazlasıyla bıktım aslında. Kimlerin ne kadar umurundaysam, ben de o kadar umursuyorum onları. Bu yazdıklarımı, İslâmî duyarlılığı biraz kalmış olsa bile, özellikle onların anlayabileceklerini hiç sanmıyorum./