İkinci Yeni’yi doğru konumlandırmak

-III-

Mustafa Kutlu “Çakma Bunalım veya II. Yeni” başlığını taşıyan bir köşe yazısı yazmış 25 Şubat 2015’te Yeni Şafak’ta. Köşe yazısı okumayı epeydir bıraktığım için yeni gördüm. Kendince bir giriş yapmış önce, bir tarihçe:

“19. Asır tanrıtanımazlığın, pozitivizmin, aklın yüceltilmesi ve yaygınlaşması, teknolojik yeniliklerin, sanayinin akıl almaz biçimde ilerlemesi sonucu insanlığa cennetin dünyada kurulacağını telkin ediyordu. Bu bilimperestlik öyle bir hegemonya kurdu ki, karşı çıkanlar afarozdan nasibini aldı.

Heyhat! Bu refah-ilerleme-zenginlik-konfor sonunda I. Dünya Savaşı, ardından II. Dünya Savaşı koptu. Medeniyetin beşiği tüm dünyayı cayır cayır yakıyordu. Öyle ki bu savaşlarda tüm dünya tarihinde savaşta ölenlerden çok ölüm oldu, akıl almaz katliamlar yaşandı.

Vay be! Dünyadaki cennet vaadi böyle mi sonuçlanacaktı? (Felsefe, bilim, sanat ve teknoloji insanoğlunu cennete değil düpedüz cehenneme getirmişti) Batı’daki sanatçılar, düşünürler, büyük bir yıkım yaşadı “bunalım”a düştü. İntiharlar arttı, hayatın bir mânası kalmadı.

Evet artık hayat, varlık, dünya saçma (absürd) bir şeydi. Ona bir mâna vermek mümkün görülmüyordu. Anlamsızlık hakim oldu.

Modern şiire hakim olduğundan emin olduğu bu “anlamsızlık” Mustafa Kutlu’nun modern şiiri anlamakta zorlanışından olabilir mi? Bir edebiyat adamı olarak Mustafa Kutlu’nun bu kadar basit yaklaşım gösterebileceğine inanamıyorum.

Öyleyse “batsın bu dünya” deyip gerçeküstücüler başta akıl düzeni, bunun dışavurumu olan dil düzenine saldırdılar. Picasso ve benzeri sürrealist ressamlar insan başta olmak üzere tüm tabiatı varlığı yakıp yıktılar acaip, anlamsız bir resme başladılar. Buna yeni bir gerçek, yeni bir estetik buldular deniyor (!) Edebiyatçılar anlamsızlığı baştacı etti, “çıkmazın güzelliği”ni anlattı. “Varoluşçuluk” bir felsefe olarak hayata ve dünyaya yeni bir mâna vermeye çabaladı. Oysa biz, bizi Gerçeküstücülüğe götürecek bir sanatsal, fikrî, zihnî toplumsal bir macera yaşamamıştık. Resim geçmişimiz fevkalade fukara idi.”
[…]

Kutlu’ya göre “II. Yeni’nin doğuşunun asıl sebebi, […] Tanzimat’tan bu yana göregeldiğimiz ‘Batı’yı taklit’ unsurudur.” Bu unsuru ne kadar çok kullanıyoruz, bıkkınlık veriyor artık! Her şeye ‘Batı’yı taklit’ deyip hamasetle çıkıyoruz işin içinden.

“Türkiye II. Dünya Savaşı’na girmedi ve Batı’nın çektiği acıları, vicdan azabını çekmedi. Gerçi CHP iktidarında baskı vardı, ekmek karne ile alınıyordu ama bu savaşın olduğu yerlerdeki ıstırap ile karşılaştırılamaz. Bu çerçevede II. Yeni eleştirileri yapılmıştır.

Suut Kemal Yetkin bu konuda şunları söylüyor:

“Toplumcu Gerçekçiliğin apaçıklığı ardından kapalı öznelliğin, anlamsızlığın, bunun da ardından varoluşçu bir metafiziğin sonucu olan bunalma ya da öfkelenme edebiyatının kapışıldığını hepimiz biliyoruz. İkinci Yeni diye önemle anlatılan ve bir sürü sorulara konu olan sözde şiir akımına bakarsak verimlerinin Michaux’dan, Gerçeküstücülüğü bazı değişikliklerle sürdüren René Char’ın ve İngiltere’deki benzerlerinden kopya edilmiş olduğunu görürsünüz.”

Bir başka eleştiri de Tahsin Saraç’tan geliyor.

“Oysa özetlemek gerekirse, 1955’ten sonra İkinci Yeni adı altında yayımlanan şiirler belirtilen noktaların hepsine ters yönde gelişmiştir. Nedensiz ve Köksüz bir Batı taklididir. Çok taklit eden hiç yaratamaz, sözü vardır Frenklerin. İkinci Yeni hepten taklit olduğu için bir yaratması yoktur.”

İkinci Yeni şairleri arasında sadece Sezai Karakoç inançlı bir Müslüman olduğu için bu yıkıcı ve çakma bunalımdan kendini kurtarmış, metafizik şiiri zirveye taşımıştır.

Ece Ayhan ve İlhan Berk kadar yıkıcı olmayan Turgut Uyar belki de duruma ilk uyanan şairdir. Onun “Şiir çıkmazda çünkü insan çıkmazda” sözü tüm olup biteni özetler. Bu “çıkmaz”ın ne olduğunu yukarıda belirttik. Birbirlerinden habersiz aynı özellikleri taşıyan şiirlerle ortaya çıkan ve “Pazar Postası”nda yazarak bir akım gibi değerlendirilen bu hareketin şairleri zamanla kendi yollarına gitti. Kimi cinselliğe, kimi sivilliğe, kimi sosyalizme yürüdü. Şüphesiz hepsi kabiliyetli şairlerdi ve günümüze kadar süren, hatta muhafazakâr çevreleri de etkileyen bir tesir bıraktılar. (Bunalım bu kuşak hikâyecilerinde daha belirgindir). Sosyalist çevrelerden çok eleştiri alan bu akım “çakma bunalım” ile edebiyat tarihimizde bir yer edindi.

İdeolojik mücadele fırtınası sona erdiğinde ayakta kalan isimler bunlar oldu. Türk şiirinde görülen son hamledir.

Zaten yetmişten sonra ne hamle kaldı ne edebiyat. Sanat tümüyle tüketim ekonomisinin bir aparatı oldu.”

“İkinci Yeni şairleri arasında sadece Sezai Karakoç […] kendini kurtarmış,” böyle diyor M. Kutlu. “İnançlı bir Müslüman” olmadığı için, hatta inançsız olduğu için diğerleri “bu yıkıcı ve çakma bunalımdan” kendini kurtaramıyor ne yazık ki! Kutlu’ya göre Sezai Karakoç kendini kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda “metafizik şiiri zirveye taşımıştır.” Modern şiire ve İkinci Yeni’ye tamamen önyargılı bir yaklaşım! Mustafa Kutlu’yu düşünerek, onun hikâyeci kişiliğini anlamaya çalışarak bu yazıyı tuhaf buldum. Bir köşe yazısında İkinci Yeni’yi elli yıllık bir rötarla, tuhaf bir ruh durumuyla konu edinmenin mânası nedir? Son derece yüzeysel, ön yargılarla dolu; hikâyecilerde sık görülen şiire karşı bir kaba tavır, tepeden bakış.. Neden çoğunlukla hikâyeciler sanat-edebiyatla uğraşan dergilerde editörlük yapar? Suut Kemal’in, Tahsin Saraç’ın kıymetten çoktan düşmüş eleştirilerine bir de M. Kutlu baş vuruyor. Hiçbir yere varmaz bu sokak.
Zor, çok zor çıkacağız buradan, görüyorum.

………..

Diğer yazıları okumak için üzerine dokunun:
İkinci Yeni’yi doğru konumlandırmak -I
İkinci Yeni’yi doğru konumlandırmak -II