İkinci Yeni’yi doğru konumlandırmak

-I-

Cumhuriyet ideolojisi, her alanda (askerî, siyasî, kültürel ve başka) olduğu gibi şiirde de tektip anlayışı yerleştirmeye çalışmış, İkinci Yeni şiirine de -hâlâ- bu zihin yapısıyla bakmaktan kurtulamamıştır. Bu nedenle de İkinci Yeni’yi anlayamamış, ıskalamıştır.
Nâzım Hikmet, Oktay Rifat ve Mehmet Ali Aybar’ın akrabalığı bulunan Ali Fuat Cebesoy’un babası Sökeli İsmail Fazıl Paşa, Nâzım Hikmet’le Vâlâ Nureddin’i Mustafa Kemal Paşa’ya takdim eder. Vâlâ Nureddin, Mustafa Kemal’in kendilerine söylediklerini şöyle aktarır:

“Bazı genç şairler, modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” Daha da konuşacaktı; fakat aceleyle yanına bir iki kişi yaklaştı. Bir telgraf getirdiler. Paşa telgrafla iliglendi ve eliyle selamlayıp bizden uzaklaştı.

İkinci Yeni, Garip’inki gibi “mevzulu” ve “gayeli” bir şiirle iştigal etmedi.

İkinci Yeni, büyük, umulmadık bir cesaretle Türkçe’de şiir dilinin anlam sınırlarını zorluyordu. Kimi zaman anlamın yerine imgeyi koyarak, varlığa daha ziyade hiçlik aynasından bakmayı denediler. Oğuz Demiralp, “İkinci Yeni dediğimiz o büyük devinim olmasaydı herhalde Türkçe şiir tıkanırdı.” der, “Bir bakıma Türkçe şiiri kurtardılar, giderek Türkçe’nin önünü açtılar.”
Martin Heidegger “dil varlığın evidir” sözüyle, insanın zihinsel, ruhsal varlığının, içinde yer aldığı toplumun (ve hatta ümmetin) varlığıyla dil üzerinden anlam kazandığına dikkat çeker. İkinci Yeni şairleri Türkçe’nin imkânlarını zorladılar, varoluşçu bir sorgulamayla metafizik boyut arayışına girdiler. Enis Batur’un “[…] insanlara baktım ve bugün bana eksik görünenin bir tür metafizik boyut olduğuna vardım.” (Noksan; 2010, s: 157) gözlemini önemli buluyorum. Bu boyut, İkinci Yeni atılımının, 1960’lardan sonra da süren etkisi dikkatlice incelendiğinde görülmektedir. İkinci Yeni, Türkiye’nin zihinsel yapısında iz bırakan bir atılımdır ve bu atılımın en belirgin izleri metafizik boyutla ortaya konmuştur. Örneğin, Hızır’ın dolaştığı tarihsel güzergâh, Sezai Karakoç’un kendi içevrenini yansıtan bir boyutla örtüşüyordu(r).

Attilâ İlhan’ın “Menderes diktasının gölgesinde kalan şiir” diye yanlış bir tanı koymaya çalıştığı İkinci Yeni’nin, Attilâ İlhan’ın şiirini de aşan güçte bir atılıma sahip oluşu ve taşları yerinden oynatan muhalif tavrı, kendine karşı birçok cephe açılmasına neden olmuştur. İkinci Yeni’nin etkin olduğu fay kırılmasında, bugüne kadar gelen artçı sarsıntılara dikkatle bakıldığında tanımların, kavramların, görüşlerin, kanaatlerin yerlerinden oynadığı, zihinsel bir yeniden inşâ (oluşum) yaşandığı gözlenir. Ne Mavi grubunda, ne de I. Yeni  olarak da anılan Garip’te böylesine bir zihinsel devingenlikle karşılaşılmaz. İkinci Yeni şairleri (altı-yedi kişi) hem zihinsel donanım olarak, hem de şiirsel donanım olarak çok güçlü bir duruş sergilerler. Attilâ İlhan’ın Menderes diktasından bahsetmesinin gerçekle örtüşmediği de ortadadır. Menderes, tek parti diktasından bunalan halkın ezici sayıdaki oyuyla iktidara gelmişti. Yirmi yedi sene sonra ilk kez çok partili sistemde seçime gidilmiş ve o seçimde de Menderes iktidara tek başına gelmişti, buna “beyaz devrim” deniyordu. Bu durumu “dikta” olarak tanımlamanın imkânı yoktur. Ne var ki, A. İlhan, İkinci Yeni’ye saldırmak için böyle bir yanlış tanımlamaya başvurmak zorundaydı. Attilâ İlhan’ın, I. Yeni şairleri gibi Kemalist ve CHP yanlısı duruşa sahip olduğunu belirtmek, İkinci Yeni’yi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Attilâ İlhan da Paşa’sının tavsiyesine uyarak gayeli şiirler yazdığı için CHP ödülü almıştı. İkinci Yeni’ye “Menderes diktasının gölgesinde kalan şiir” demesinin asıl sebeplerinden biri de İkinci Yeni şairlerinin Kemalist bir tavır içinde gayeli şiirler yazmamasıdır.
İsmet Özel, son yazısında, “Türk şiirini, “tek parti” dönemine son verilişin değil de, 27 Mayıs 1960 ihtilâlinin çıkmaza soktuğuna” dikkatimizi çekiyor. (Yazı, 25. 06. 2015 tarihinde İstiklâl Marşı Derneği internet portalinde yer aımıştır.) Biz, hâlâ bu “çıkmazın güzelliği“ni yaşıyoruz bir bakıma.

İKİNCİ (YENİ) CUMHURİYETİN İÇERİĞİ

Türkiye’nin 60 yıl sonra ‘onur konuğu’ olarak davet edildiği, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki bir sergide İkinci Yeni şairlerinin fotoğraflarının duvara ters asılmış olması, hâlâ devam eden bir negatif algının sürdüğünü göstergesiydi. Hâlâ vaziyete hakim olmaya çalışan ‘Birinci Yeni Cumhuriyet’in bakış tersliğini yansıtmaktaydı bir anlamda bu ters tutuş. İkinci Yeni’yi aykırı gören, özümleyemeyen bir zihniyetle mâlûlüz. Alman ressam Georg Baselitz, baş aşağı resimlerinde tasvir ettiklerinin değil resimlerine bakanların ters duruşuna işaret eder. 2008 Frankfurt Kitap Kitap Fuarı’nın duvarlarında yerini alan bu fotoğraflar, bakanların değil bakılanların tersliğini göstermek için teşhir edildi. Bu, iktidardaki şuurun İkinci Yeni’ye karşı bilinçli yaptığı bir eylem, bir karşı tavırdı. İkinci Yeni, modernleşme süreci ve dönüşen Cumhuriyet içinde ideoloji, düşünce ve inanç kategorisi oluşturmayan ilk sivil şiir çıkışıdır. Tam elli yıl sonra Türkiye’deki birçok edebiyat dergisinde görebildiğimiz kategorik ayrışma, bilinç yarılması Frankfurt Kitap Fuarı gibi uluslar arası bir organizasyonda bile büyük bir başarıyla sergilenebilmektedir. Birinci Cumhuriyet’in şizofrenik ayrıştırmasıyla oluşturulan yaralı bilinç hâlâ etkin kılınmaya çalışılıyor. İkinci Yeni bu tutuma ciddi bir eleştiri getiren, kendiliğinden oluşan azınlık tepkisiydi ve henüz yeterince eskitilememiştir. Hâlâ Birinci Cumhuriyet’in sentaksıyla konuşanlar, Birinci Cumhuriyet’in yobaz aklıyla hareket edenler mevcut.

İkinci Yeni, politikanın dışında duruşuyla, herhangi bir siyasal bildiri sunmayışıyla, sivil bir girişimde bulunuşuyla (ki Türk şiirinde Mehmed Âkif’e rağmen Mehmed Âkif’in şiiri sivil olmaktan çıkarılır, ama bu Mehmed Âkif’in şiirini yok etmek için yapılan resmî bir girişimdir) getirdiği ‘yenilik’ anlayışıyla merkezdekilerin hedefi olmaktan kurtulamaz. Bu anlamda, İkinci Yeni, toplumcu gerçekçi olduğunu öne sürenlerden daha fazla toplumsal, dinsel ve siyasal eleştiri getirmiştir. Ortaya konulan ürünlerin, ortaya konulduğu ortamda (Türkiye’de) nesnel bir karşılığı bulunmadıkça ‘kaçış’la ve ‘kapalılık’la itham edilmişlerdir. Bu şairler, iktisadî sorunlardan (ikisi Maliyecidir) siyasî sorunlara (biri Siyasalcıdır), dinî sorunlardan (biri, kendini İslâmî duyarlılıkla yükümlü kılmıştır) filozofik sorunlara (felsefeye hepsinin ilgisi vardır), genel kültür sorunlarından (ikisi önemli ansiklopedilerde çalışmıştır) dil sorunlarına kadar geniş bir spektruma ilgilerini yöneltmişlerdir. Cemal Süreya, gündelik hayattan alınmış bir kesit içinde toplumsal sorunlara, içinde yaşadığı çağa ve paylaştığı dünyaya duyarlı bir şairin hiç de edilgin olmayan sesini yankılar. Cılız, içine kapanık, bireysel siniklikler değil, etkin dışavurumlarla, çok sesli militan bir aşk solosudur bu şiirlerden duyulan.

‘Kanto’da şairin içkili bir yerde kafayı çektiğini, peş peşe garsondan bira, rakı ve şarap getirmesini isteyişinden anlıyoruz. Karısıyla kavga eden, kredi kartı borcunu ödeyemeyen birinin kafayı çekişi değildir bu. Yani bu alıntıda kapalılık, bir meyhaneye kapanıp kalmış birinin kapalılığı yoktur. Buradan dünyaya bir açılım vardır:

“Ben nereye gittimse bütün zulumlardı/ Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm/ Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu/ Namussuz bir çağ bu biliyorsun” (Kanto, Üvercinka, 1958)

“Lâleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” (Üvercinka, 1956).

“Çünkü ne zaman ağzından öpecek olsam/ Hele bu ağız onun kendi ağzıysa/ Kocaman bir gül yer alıyor arkamızda/ Zulma karşı” (İngiliz, Üvercinka, 1956)

“Biz seviştik Süveyş kanalı kapanmıştı/ Ellerimizin balıkları bütün kanallarda” (Süveyş, Üvercinka, 1957)

“Bir gün sizin de yolunuz düşer memlekete/ Siz de görürsünüz bunları kadınlarda/ Ödevleri yenilmek olan hep/ Bıçakla kemik arasında/ Susmakla ağlamak arasında/ Yenilmek/ Kadınlar” (Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm, Üvercinka, 1955)

Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm (1955) İkinci Yeni şiir atılımı içinde toplumsal dinamizme, etkin bir ruha sahip yoğun şiirlerden biridir. Doğmakta olan yeni Türk şiiri ve edebiyatı halkın ve halk değerlerinin ilerlemesine ve yücelmesine koşut olma niyeti taşımıştır. Kendini dünya halklarının yarattığı kültür bütününün mirasçısı saymaktadır. Porsuk, Kızılırmak, Dicle kıyılarındaki halkın, kadınların betimlenmesiyle örülmüş ince, duyarlıklı bir ustalığı yansıtır. Üvercinka’da birinci çoğul şahıs zamirinin sıklıkla kullanıldığını görmekteyiz:

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
…………………………………….Afrika dahil
(Üvercinka, 1956)

Bir denizkızı da denebilir ya da bir mısra güzeli
Ya da en iyisi bal gibi bir Prudhon sosyalisti
Çarşılara girdim ki adamlar galiba müslüman
Dilimizdeki çarşı lâfını hayvanla ot arasında
Doğudaki sultan celayir süreyya hazreti akşam
Kıtlıklar kırımlar başkaldırmalar uzakdoğudaki
En sessiz kelimeleri biriktiren dilimizdeki
Bütün tavşanlar antikadır sülâlesinden
(Sürek Avı, Üvercinka, 1958)

“Allahlar, yani yine yanıldıkları…” (Onların Yani Sizin, Üvercinka, 1956) derken aslında, yanılsamayla zihnimizde oluşturduğumuz ilahlardan, tanrılardan, modern şirk toplumundan bahsetmektedir; ama seçilen özel isim (‘Allahlar’) herhangi bir özel isim değildir ve çoğul kullanımı yoktur. Cemal Süreya, daha sonraları dinî konularda acemilikten çıktıkça böylesi yanlışlıklar, yanılmalar yapmayacaktır. (Bunları kendisiyle konuştuğumda, olağanüstü bir ilgiyle dinlemişti.) Bu alıntılar, İkinci Yeni atılımında yer alan en önemli isimlerden biri olan Cemal Süreya’nın yayınlanan ilk şiirlerden alınmıştır. Seçtiğim metinlerde şairin dünya görüşüne dair kesin ipuçları yok. Solcu veya sağcı, inançlı veya inançsız, toplumsalcı veya değil, savaştan veya barıştan yana; bir çırpıda kestiremeyiz, şair kendini kolayca ele vermez, ama toplumsal eleştiri getirdiği kesindir.

 

Ece Ayhan’dan seçtiğim örnekler, ilk kitabı ‘Kınar Hanımın Denizleri’nden:

“[…]

herkeste olsun herkeste bir ses olsun istiyorum/ güvercinde bir ses ablamda bir ses orta çağda bir ses”       (İbraniceden Çizmek, K.H.D.,1956)

“Açın pencereleri açın/ akdeniz’de sabah oluyor/ […]” (Akdeniz Pencereleri, K.H.D.,1956)

“Ve kuyulara eğilip ölümcülere selam verirken eftelya/ neden ibrahim’in ismail’in ishak’ın anaları gibi/

halklar olmak istemişti cumhuriyette üç aylar salılara” (Denizkızı Eftelya, K.H.D.,1956)

“Bir pandomima olarak düşünüyorum korkunç bir pandomima/ türkçe cumartesilerle gelen türkçe cumartesileri/ halklar dediğimiz kendine benzer yusuf’larla kasketli bir yusuf” (Kanto Ağacı, K.H.D.,1957)

“En cumartesili bir istanbul düşünerek bu kantoları düşünüyorsun/ istanbul orospuları sendikasının böğründe meşrutiyetten saklı” (Kanto Ağacı, K.H.D.,1957)

 

Aynı tarihlerde Oktay Rifat Horozcu’nun dizelerinde ise şunlara benzer şeyler yer alır:

“Güneşimi arılar yedi gecesiz kaldım

Dört köşe taşların üstünde

Denizin çarşısında yeşil zeytin

Balıklar geçti düdük çala çala

Yaşamaya başladım kaldığı yerden

Yosunlu kapıların ardında gizli

İkiz martıları bulmak için”                  (Perçemli Sokak, 1956)

27 Mayıs 1960 sonrasında İkinci Yeni, gelişim sürecindeki yaygın ve verimli dönemini yaşarken aynı zamanda içe kapalı, anlamsız, us dışı ve kaçak şiir örneklerini vermiştir. 1961’de İlhan Berk ‘Otağ’ adlı kitabında sık sık yalnızlıktan bahsederek bir zihinsel sentaks oluşturmuş; dilsel sentaksı 1962’de yayınlanacak olan ‘Mısırkalyoniğne’de yetkin kılmıştır. Turgut Uyar’ın ‘Tütünler Islak’ı da 1962 tarihlidir ve Turgut Uyar’ın soyuta, us dışına fazlasıyla çıktığı kitaptır. Edip Cansever’in 1961 tarihini taşıyan ‘Nerde Antigone’ adlı kitabı; Cemal Süreya’nın 1965’li ‘Göçebe’si; Sezai Karakoç’un -şiirlerin yazılış tarihi 1953’ten 58’e uzansa da- 1962’de yayınlanan ‘Şahdamar’ı ile 67’de yayınlanan ‘Hızırla Kırk Saat’ı; Ece Ayhan’ın 1965 tarihli ‘Bakışsız Bir Kedi Kara’sı; Ülkü Tamer’in İkinci Yeni sentaksını en iyi yansıttığı 1962 tarihli ‘Ezra İle Gary’si ve Cahit Zarifoğlu’nun 1967 doğumlu ‘İşaret Çocukları’ kapalılığın, imgeselliğin yoğun biçimde sergilendiği yapıtlardır. Bu durum da göstermektedir ki, 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi İkinci Yeni’nin toplumsal ve/yahut bireysel anlayış ve tutumunda, yenilikçi tavrında; gramerini, sentaksını düzeltmesi bakımından olumlu bir değişikliğe yol açmamıştır. Aslında toplumsal planda da sanıldığı gibi bir baskı falan da kalkmış değildi. Tam tersine müdahale, doğrudan doğruya toplumun (milletin) kültür ve sanat anlayışına yönelik bir olağanüstü hal almış da olabilirdi. Bu kuşkuyu ciddi biçimde taşıyan İkinci Yeniciler 27 Mayıs’la (Cemal Süreya hariç) pek ilgilenmediler bile; onlar sadece şiirlerini yazdılar, şiir ürettiler; dili işlediler. Cemal Süreya hariç dedim; özellikle Ağustos 1960’ta, 27 Mayıs 1960’tan 3 ay sonra Papirüs’te yayımlanan ‘555 K’ adlı şiirde, eğer toplumcu gerçekçi bir şiir anlayışı varsa bunun en güzel örneğini sunmuştur. Türk milletinin içinden geçerken tarihe tanıklığının şiiridir bu:

 

 

“Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya

Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya

[…]

Bu, böyle gidecek demek değil bu işler

Biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyoruz

Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını

İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz.”

 

İkinci Yeni modern atılımı, Mehmet H. Doğan’ın öne sürdüğü politik önyargıda ifadesini bulan ‘Demokrat Parti iktidarı süresince yozlaşan kültür ve yaygınlaşan genel beğeni düşüklüğü’ içinde gerçekleşmiştir. (bkz. ‘İkinci Yeni Şiiri 27 Mayıs’ın Ürünü mü?’ Kitap Zamanı, 1 Eylül 2008. Alphan Akgül’le aynı görüşteyim.)

Her türlü yozlaşmaya, beğeni düşüklüğüne, folklora bir tepki olarak ortaya çıkan İkinci Yeni, neden 27 Mayıs’tan sonra DP dönemindekinden daha kapalı ve daha soyut bir şiir anlayışını seçmiştir? Bu dönemde kısmen de olsa bir özgürlükten bahsedilmekteyse eğer; üzerindeki baskının kalkmasıyla şair nasıl olur da 60 öncesindekinden daha tepkisel, daha aleyhtar ve daha aykırı bir şiir dili kurmaktadır? Üstelik 60 öncesine göre ideolojik yönden daha açık bir tavır takınabilirlerdi, neden us dışı ve tamamen soyut bir tavra bürünmüşlerdir? İkinci Yeni’nin bilinmezleri ve/yahut efsaneleri diye geçemeyiz bunları. İkinci Yeni şairleri, DP döneminde de, 27 Mayıs’ta da aynı eleştirel, sivil tavırlarıyla durmuşlardır. Murat Üstübal’ın yaklaşımı da bu gerçeğe işaret eder: “Aslında, 27 Mayıs darbesinin etkisi bizzat şiirde görülmüştür, bu doğru, ama daha farklı bir biçimde anlamak gerekir bunu. İkinci Yeni olarak bana göre zorlama bir şekilde eklemlenen bu şairlerin şiirlerinin yaratmaya başladığı özgürleştirici söylem, bu darbeyle birlikte yine baskıya maruz kalmış, birey hakları yeniden iktidar aygıtı tarafından üretilen yeni toplumsal mekanizmalara emanet edilmiştir.”(M. Üstübal ‘Günümüzde Bir Entelektüel Faaliyet Olarak Güçlenen Şiir’ Heves, XIII, Ocak 2007.) O halde Mehmet H. Doğan gibi asker kafasıyla yanılanlara 27 Mayıs’ın neresi olumlu ve özgürlük neresinde diye sorabiliriz. Ahmet Oktay da bu konuda aynı görüşü dile getirirken Oktay Rifat’ın duruşuna da dikkat çeker: “Türkiye burjuvazisinin, daha doğrusu sanayi burjuvazisinin devrim olarak gördüğü, o kesimi ve onlarla bütünleşen küçük burjuva aydınlarını özgürlüğün ele geçirildiği, özgürleşme sürecinin hemen hemen tamamlandığı kanısına vardıran 27 Mayıs darbesinden sonra 1966 yılında yayımladığı Elleri Var Özgürlüğün bile, kitaba adını veren şiir dışında Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ta başlattığı vedalaşmanın bir devamıdır.” (A. Oktay, Yusufcuk, 1980.) Burada sözü edilen vedalaşama, toplumsal/siyasal olgularla vedalaşmadır. Ahmet Oktay “1950–1970 dönemi şiiri hiçbir zaman siyasal iktidarın destekleyicisi olmamış, gerici bir içerik üretmemiştir” derken sanırım İkinci Yeni’nin ortaya çıkıp şiirsel üretkenliğini sürdürdüğü kesitten bahsediyor olmalı, çünkü 20 yıllık bir başka dönemden söz etmek mümkün değil. İkinci Yeni, 27 Mayıs’tan sonraki kültürel yozlaşmaya, beğeni düşüklüğüne de karşı çıkmayı sürdüren, siyasal yetkeyi eleştiren yenilikçi ve aynı zamanda gerçekçi bir atılımın da örneğidir.

 

İkinci Yeni bir anlamda ‘mükaşefe(nin) şiiri’dir, Garip ise ‘müşahede(nin) şiiri’. Keşif her zaman imgeyle, manevî güçlerle bağıntılıdır, müşahede ise beş duyuyla, duyusal güçlerle. Müşahede esnasında hiçbir şey anlamamış olabiliriz, keşifse mutlaka anlamayı gerektirir. Müşahedenin nasibiyle mükaşefenin nasibi arasında büyük farklar vardır. Mükaşefe ehli, sürekli bir arayış içindedir. İkinci Yeniciler, mükaşefe dolayımında şiire bilimsel işlemleri, felsefeyi (hikmeti), metafiziği (mistisizmi), tarihi soktular. Bu tutum Garip şiirine bütünüyle aykırı bir tutumdur. İkinci Yeni tekdüze(n)liliği yıkan bir anlayışı getirirken aynı zamanda gelenekçi bir bilince de sahiptir. Ebubekir Eroğlu’na göre “Modern şiirin eski şiirle hiçbir irtibatı bulunmadığını söylemek […] bir cehaleti sergilemektedir.” (E. Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, Mart 1993, s: 52.)

Birinci Cumhuriyet’in ve/yahut Garip’in sentetik ‘yeni’liğine karşı bir tepkidir daha çok İkinci Yeni. Garip akımında gelenekçi bir iz görünmez, amacı geleneğin her biçimini yıkmaktır. Aklın, pozitif inancın ve somut düşünüşün şiirini bu yüzden benimser. Orhan Veli 1939’da Varlık’ta yayımladığı, ama kitabına almadığı bir şiirinde inancını, kendilik bilgisini ortaya şu şekilde koyar:

“Allah varsa eğer/ Başka bir şey istemem ondan./ Bununla beraber istemem/ Ne Allahın olmasını,/ Ne de işimin/ Allaha kalmasını.” Açık, basit bir ilgisizliği (Allah’a karşı duyarsızlığı) yansıtan bu dizeler, 1930’lu 40’lı yıllarda çok yaygın bir tutumu, mefafiziksizliği sergilemektedir ve Birinci Yeni’nin ve/yahut Birinci Cumhuriyet’in yaptığı da (bugün örneklerini gördüğümüz gibi) yaygın resmî inancı, yaygın düşünceyi benimsemek, kitleselleştirmektir. İkinci Yeni şairlerinin hiçbiri (tanrıtanımazlığını dile getiren İlhan Berk bile) dinin temelini teşkil eden tevhit inancını ve/yahut herhangi bir inanç kavramını şiirde sorgulamaya kalkışmamışlardır. Eleştirel tavırlarını toplumun inanç değerlerini alaya alma tutumunu sergilememişlerdir. İkinci Yeni şairleri, bu tür işler almadılar; ideolojilerini, inançlarını şiirin dışında tutmaya özen gösterdiler. Yine bir başka şiirinde Orhan Veli, Müslümanlar için kutsal bir anlam taşıyan Peygamberlik mührüyle, hatta Peygamberle ironik biçimde alay edebilmektedir:

“Ne başımda bulut gezdiririm,

Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet.”

(İsmet Özel’in ‘Ben İsmet Özel, […]’ diye başlayan şiiri gibi ‘Ben Orhan Veli,’ diye başlayan bu şiir 15. 8. 1942’de İnkılâpçı Gençlik’te yayınlanmıştır.)

Orhan Veli bu durağa gelmeden önce, daha çok 1936’da ve 1937’de yazdığı ‘eski biçimli’ oldukları için kitaplarına almadığı şiirlerinde yoğun dinsel temalara ağırlık vermiş, dinsel tasvirlerle şiirini örmüştür.

Birinci Yeni’deki bu kişilik ve kimlik değişimi, daha sonra (Perçemli Sokak’ta gördüğümüz gibi) gerçeküstücülüğe, Anadolu halk kültürüne kadar uzanacaktır. İkinci Yeni şairleri, şiirde ve dilde gerçekleştirdikleri arayışlarını sürdürürken kişiliklerini ve kimliklerini değiştirmediler. Bu şiirleri okuyanda inançlarından dolayı bir rahatsızlık hâsıl olmadı.

İkinci Yeni’yi mükaşefe(nin) şiiri yapan bir özelliği de Ece Ayhan’ın sıklıkla kullandığı tabirle ‘sıkı şiir’ olmasıdır. E. Ayhan diyordu ki, “Bence ‘hermétique şiir’ Türkçeye ‘sıkı şiir’ diyedir aktarılmalıdır… Hepsi bu.” (Poetika, Şubat 1985.) Burada ilginç bir temayül var. İslam Felsefesi Anabilim dalında “İslam Kaynakları Işığında Hermes ve Hermetik Düşünce” isimli yüksek lisans tezi sahibi Prof. Dr. Mahmud

Erol Kılıç’ın açıklamalarına bakmakta yarar var: “Hermétique” kelimesinin bugünkü kullanımı dahi içerisinde asıl anlamından bazı kırıntıları hâlâ muhafaza etmekte olduğunu gösteriyor. Mesela teknolojide “hermétique” denilince “hava ve su geçirmeyecek şekilde bir şeyi iyice kapamak, ağzını lehimlemek” anlaşılmaktadır ki bu da hikmetin ehil olmayandan gizlenmesi esasının bir yansımasından başka bir şey değildir. Sosyoloji de onu teknolojideki bu manasını alarak “dışa kapalı grup ve cemaatler” için bu tabiri kullanmaya başlamıştır. […] Özellikle İtalya’da yaygınlaşmış olan ve daha çok kapalı anlamlar ve sembolizme yer veren bir şiir ekolünün adı da “hermetik şiir” ekolüdür.” (Evvele Yolculuk, M. Erol Kılıç, Konuşan: S. Yalsızuçanlar; Sufi Kitap, Ekim, 2008, s: 86) İkinci Yeni’nin bu anlamda gerçekten de “dışa kapalı” bir şiir olduğuna, ama bu “dışa kapalılığın” anlamı gizlemek, ehlinin dışındakilerden korumak için ibraz edildiğine kolaylıkla tanık oluruz.

Garip akımında içmeyen bir şaire rastlanmaz; ama İkinci Yeni’de Sezai Karakoç’un ağzına alkollü içecek sürmediğini bilmekteyiz. Eliot nasıl devrimci ve Katolik Hıristiyansa Karakoç (ve sonradan İsmet Özel) aynı tarzda devrimci ve Sünnî Müslümandır. Orhan Veli’ye bakarsak, önceleri küçük burjuva, sonradan solcu. Hasan İzzettin Dinamo’dan aldığım bir bilgi çok şaşırtıcı gelmişti bana; Dinamo, Orhan Veli’nin sola geçişinden sonra Ataç’la arasının açıldığını söylemektedir. (H. İ. Dinamo, İkinci Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları; De yayınevi, Şubat 1984, s: 93.) Orhan Veli ve arkadaşları, sola geçmeden önce hangi taraftaydı? Küçük burjuva diye ‘gerçek’ anlamda bir sınıf/taraf varsa, olmuşsa, Orhan Veli bu taraftan sola terfi mi etti, yani bir sınıf mı atladı, yoksa bir alt sınıf varsa oraya inerek, mevki mi kaybetti? İkinci Yeni şairlerinden Edip Cansever ve İlhan Berk (özellikle yerlerinde ve tutumlarında sabit kalan Ece Ayhan’ın, Sezai Karakoç’un ve Cemal Süreya’nın yer yer eleştirilerine maruz kalarak) değişken bir ideolojik yapıya sahiptirler. İki şairin de ruhsal, zihinsel örgüleri, dokuları ötekilerden farklıdır. Dikkat edilirse bu iki isim (hatta İkinci Yeni’ye sonradan dahil olan asker emeklisi Turgut Uyar da) İkinci Yeni’nin en üretken ve en konformist şairleridir. Neden Ece Ayhan, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç bu kadar rahat olamadılar hiç ve neden hep yaraları kapanmadı Cumhuriyetle?

Memet Fuat’ın “Atatürk Şiirleri” başlığını taşıyan bir yazısı var. (Yazko Edebiyat, sayı: 14, Aralık 1981.) Bu yazısında Memet Fuat, “Yeni şiirimizde Atatürk sevgisi hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir içtenliğin ürünüdür” dedikten sonra, kendince ‘şaşırtıcı güzellikte’ bulduğu örnekleri sıralar. Bu yazının bir yerinde, İkinci Yeni şairlerine yönelik için için sitemi de barındıran açıklayıcı bir paragrafa rastlarız:

“Şiiri özüne indirmekle daha da ileri giden, bir ara anlamsızlığa kadar uzanan, imgeye düşkünlüğü en aşırı uçlara götüren İkinci Yeni anlayışı içinde yetişmiş şairlerimizin ise, bu gibi temalara hiç yanaşmadıklarını görüyoruz.” Ece Ayhan’ın Turgut Uyar’la ilgili bir tespiti de bu konuya dikkat çeker:

“Turgut Uyar, -ki eski şiirin yörüngesinde Atatürk şiirleri ve iki kitabı vardı ama- ‘İkinci Yeni’ adı konduğunda 29 yaşında genç bir şairdi ve giderek de ‘İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden biri oldu.” (E. Ayhan, Şiirin Bir Altın Çağı; YKY, Nisan 1993, s: 17.) Bu cümlede yer alan ‘ama’ bağlacı oldukça önemli bir işlev görür; yani Turgut Uyar’ın ‘eski şiirin yörüngesinde Atatürk şiirleri’ yazmış olması İkinci Yeni [anlayışı] için uygunsuzluk taşısa da, genç oluşu nedeniyle kendini toparladığını söylemektedir Ece Ayhan. İkinci Yeni, şiirin ne olup ne olmadığı konusunda bir şuurlaşma, kendine çeki düzen verme atılımıdır bu anlamda; bir olgunlaşma devresidir.

“İkinci Yeni şairlerinin canlarından çok sevdikleri Türkiye” diyor Hakan Arslanbenzer ve “Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye’de politik rejim kadar poetik rejim de değişecekti” diyor. (H. Arslanbenzer’in iki yazısı, Atlılar, sayı:15, Mart-Nisan 2005.)

Lale Müldür de “İkinci Yeni’de Cumhuriyet olgusuyla birlikte kültür ve dünya değişiminin” farkına varanlardan biridir. (L. Müldür, Haller Leyla, L&M Yayınları, Mart 2006, s:32.)

 

Sezai Karakoç’u, öznel yaklaşımla modern Türk şiirinde ayrı bir yere koyan Ebubekir Eroğlu’na göre onu diğerlerinden ayıran nitelik, edebiyat-içi kültüre önem vermekle yetinmeyip dinsel duyarlılıkla yüklü daha geniş bir temelden gelmesidir. ‘Daha geniş temel’ Cemal Süreya’nın, Turgut Uyar’ın, Ece Ayhan’ın, İlhan Berk’in ve Edip Cansever’in hem farklı hem ortak nedenlerle din-içi duyarlılığa sahip olmayışlarıyla açıklanmaktadır. Sezai Karakoç’un şiiri, İkinci Yeni’den hareketle dinsel bir açılımı başlatmıştır. Bu, İkinci Yeni’nin kültürel anlamda zenginliğini ve devingenliğini ortaya koyan önemli bir değişimdir. Acaba Eroğlu’nun ifadesiyle “1950’lerde şiirimizde başlayan açılım, doğulu tarzdaki hayat algısının modern şiir dili içinde ifade edilmesi için yeterli imkânları sağladı” mı gerçekten, sağlamaya yetti mi?

İkinci Yeni’nin modern Türk şiirindeki etkisini doğru anlamamızı kolaylaştıran tutarlı, geniş açılımlı metinler özellikle Ece Ayhan, Cemal Süreya ve İsmet Özel’e ait metinlerdir. Cemal Süreya’nın Kemal Özer’le ilgili söyledikleri, satır aralarında barındırdığı ipuçlarıyla bir şairin serüveninde İkinci Yeni’nin katkısını görmemizi sağlar: “[…] İlk sıralarda Garip şiirinin izindeydi, 1956’larda İkinci Yeni’ye katıldı, 1970’ten sonra da toplumcu, kavgacı şiire yönelmek istedi. […] Yine de İkinci Yeni dönemindeki şiirlerinde daha bir işçilik değeri olduğu kanısındayım. Çünkü o sıralarda daha amatördü, şiiri daha çok seven bir arkadaştı Kemal Özer.” (C. Süreya, “Günübirlik”ler, Toplu Yazılar II; YKY, Temmuz 2005, s: 374.)

Bu alıntılardan çıkan gerçek şudur: İkinci Yeni, ismi anılan arayış içindeki şairlerin amatör bir ruhla, amatörce zevkle şiirlerine işçilik değeri kattıkları bir dönemdir. İkinci Yeni’den önce bu amatör ruha sahip olmamaları, sonraki dönemlerinde de bu amatör ruhu kaybetmeleri sonucu, şiirleri değer kaybetmektedir.

Ebubekir Eroğlu, karmaşık üslubuyla ‘amatörlük kültü’ olarak bahsettiği konuda Cemal Süreya’nın baktığı açıdan bakmaz. Eroğlu’na göre “1970’lerde şiir algısını etkileyen atmosfer, edebiyat-içi kültürden adım adım uzaklaşmayı getirdi. Şiirde ve şiir üzerine düşünmede ‘amatörlük kültü’ egemen oldu, ‘literer’ tutuma set çekip serbestçe ifadenin önünü açmak isteği ise anti-kültürel bir eğilimin yaygınlaşmasıyla sonuçlandı.” (E. Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası; YKY, 2. bas. Şubat, 2005, s:67,77,78.)

 

İkinci Yeni, bir anlamda modern Türkiye’nin ruhunu arayışıdır, yitik sesini yeniden bulmasıdır. Bu seste düşüncenin, tasavvufun, felsefenin, şuurun etkinliği alttan alta hissediliyor. Toplumun ortak bilinçaltında bireysel bir dehliz açtılar.

 

İkinci Yeni’yle bağlantılı yazılar:

İkinci Yeni’yi Doğru Konumlandırmak  -II-