İnsanlarla haberleşme

Şair, insanlarla haberleşen bir muhâbir midir, yani bir haberci? Veya bir muhbir midir, yani yine bir haberci, ama bulaşıcı bir hastalığın başladığını ilk gösteren haberci?
Şair size bir şeyi ihbar etmeli, siz de o ihbarı ciddiye almalı, hayatınıza o ihbar doğrultusunda yön vermelisiniz. Böyle olmalıydı, ama olmadı. “Bütün Cumhuriyet tarihinde şiir yoktur. Unutulmuştur, ıskalanmıştır.” Bu söz bir şaire, 1954’teki büyük atılımı gerçekleştiren altı ilginç şairden biri olan Ece Ayhan‘a ait.
Şiir bütün Cumhuriyet tarihinde bilhassa unutulmuştur, bilhassa ıskalanmıştır. Eğer böyleyse şair kimlerle haberleşecek? Şair, bulaşıcı bir hastalığın başladığını kime haber verecek?
Önceleri şiirle haberleşen bir topluluktuk. Artık şiirle haberleşme ümidini bile kaybettik. Şiirin, kitabın yerini bilişim aldı. Her şeyi, ama asıl bilmemiz gereken şeyleri değil, çünkü onları ayırt edemez durumda bırakarak her şeyi görüntülerle bildiriyorlar. Yanlış, çarpık görüntülerle oyalanıyoruz, şuursuz, şiirsiz.
Bir kez daha bakalım, ne diyordu Ece Ayhan:
“Bütün Cumhuriyet tarihinde şiir yoktur. Unutulmuştur, ıskalanmıştır.”
Ne haberler verdi, neleri ihbar etti Ece Ayhan?

Anahtarlar
Çünkü kapıları
Götürüyorlar (öyle yanlış ki)
Cam kırıkları üzerinde
Üzerinde mi üzerinde üzerinde
Gülüyor ve
Gülen artık çingene değildir
Değil mi değil değil
Bilmem şu uzakta odaların
Pancurlarını açmışlar
Açmışlar mı açmışlar açmışlar
Denize karşı
(deniz yoktur ya)
İçerdekiler içerlerde
Dışardakiler dışarlarda kalmışlar
Kalmışlar mı kalmışlar kalmışlar
Anahtarları çalan bir çingenedir
Bir çingene mi bir çingene bir çingene.

(Son Şiirler, 1993, 1. basım YKY)

Bildiriler dağıtılıyor sürekli. Davos 2008’de, başımıza gelecekleri haber veren bir fütürolog, insanlarla haberleşmede yeni bir döneme girildiğinin de bir bakıma ihbarını yapıyordu. Kitabın elektronik kitaba dönüşmesiyle şiir de elektronik bir hal alıyor. Dolayısıyla bütün bu uçsuz bucaksız e-ortam içinde şiirin etkisi, etkinliği, işlevi de kayboluyor. Bu kara delik şiiri de yutuyor. Kimse artık şiire bakıp yönünü tayin edemiyor. İçinde debelendiği bu karışık, fitne dolu ortamda şiiri bulabilme, şiire tutunabilme imkânı yok.
Belki de bambaşka bir durum: Şiirle göz göze gelinebiliyor. Sadece bir görüntü, gölge olarak var belki de şiir, dijital formda. Bir an göz atılıp geçilen bir billboard, dükkân tabelası gibi. Bilgisayarın hafızasında vakumlanarak saklanan bir veriden, milyarlarca veriden biri sadece: şiir. Iskalanıp geçilecek, bütün Cumhuriyet tarihinde!
“İnsanlarla haberleşme!” diyor sistem. Haberleşmeyi engelliyor aslında, haberiniz olsun! Kitleler haberleştiğini sanarak avunabilir bir süre daha.
Ajans haberleri de öyle değil mi? Önce kulak verilirdi. Şimdi görüntüler akıyor bir bellekten. Kimin belleği olduğunu kimse sorgulamıyor. Kim, neyi belletiyor? Doğruluğu test edilemeyen şüpheli görüntüler, üst üste biniyor ve insanlar bir enkazın altında can çekişiyor.

Orhan Veli ve iki arkadaşının haberleşme tarzı çok basitti. Bu haberleşme tarzı ve dili, Birinci Cumhuriyet‘e uygun bir haberleşme biçimiydi. Bunun devam etmemesi gerektiğini, daha fazla devam edemeyeceğini İkinci Yeni, İkinci Cumhuriyet‘le birlikte kesin olarak belirtti ve bu muhâberata son verdi.  Ne var ki, haberleşme kanalları bir kez ifsad olmuştu; artık düzelme şansı ve ihtimali çok zayıftı. İkinci Yeni ile başlayan yeni muhâbere döneminde muhbirin neyi ihbar ettiği ihbarı alan herkese göre değişkenlik gösterdi. Çok anlamlı, çok sesli, çok yönlü, çok renkli bir kanaldan akım sağlanmaya çalışıldı. Bu akım Cumhuriyet’in prensiplerine tersti. Orhan Veli‘nin basit, tekdüze sentaksını hemen değiştirdiler. Hâlâ bazılarının bunaklık nedeniyle anlayamadığı İkinci Yeni sentaksı diye bir sentaks geliştirdiler. Bu sentaksın öncülünün de Mehmed Âkif olduğunu ne görmek isterler, ne de göstermek.
Âkif, şiirle haberleşme konusunda olağanüstü aktif bir yeteneğe sahipti. Bu, birçoklarını rahatsız etti, eder.
(Burada bırakmak zorundayım, çünkü sayaç beni uyarıp duruyor: Uzun yazılar yayınlama, diyor.)