Salâh Birsel’in imgeleminden pırıltılı ‘aynalar’

48-salah-birsel

10 Mart 1999’da vefat eden Salâh Birsel’e 5 Nisan 1980’de bir çanta dolusu kitabını imzalatmıştım, Kadıköy’de Muvakkithane Caddesi üzerindeki, merhum Celâl Güner’in Gençlik Kitabevi’nin ilk yerinde. İlk basımlarından oluşan bütün kitaplarını eksiksiz önünde, masanın üzerinde gördüğünde gülümseyerek hayretle yüzüme bakmıştı. İlhan Berk, Edip Cansever, Ferit Edgü ve Nazlı Eray da vardı masanın etrafında. Onların kitaplarını da getirmiştim, Nazlı Eray’ınkiler hariç. Salâh Birsel büyük bir coşkuyla imzaladı kitaplarını. “Bir yazarın böyle gerçek bir okuru olması çok mutluluk verici” dedi. O imzalı kitaplardan biri de 1979’da çıkar çıkmaz aldığım Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’ydi. Ferit Edgü’nün Ada Yayınları’ndan çıkmış 1249 numaralı kitap. Edebiyat açısından ne güzel günlerdi; yazarlarla okurlar biribiriyle konuşabiliyor, düşünce alışverişi yapılabiliyordu, farklı görüşlerde olsalar bile. Sanal bir dünya yoktu, internet yoktu, yazarların e-postaları, twitterları, facebookları falan yoktu. Sahici, gerçek bir dünya vardı, otuz yedi sene önceden bahsediyorum, otuz yedi! Çok mu?
Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’nde, Aynalar adlı denemeden aldığım bir bölüm:
“Aynalar öyle bir tel sarar ki, insanın içini kaplayan yolların tümü bu telden geçer.” Böyle bir cümle kuruyor Salâh Birsel. Sonra devam ediyor:

“Hah şöyle, ayna olmadan berber olur mu? İnsanlar evsiz, barksız yaşar da aynasız yaşayamaz. Daha ilk çağlardan başlıyarak ayna, insanların trenini çuhlatmıştır. Kadınlar yüreklerini soğutmak için onları her dakika yamaçlarında tutarlar. Boy aynalarının, duvar aynalarının yada Fransa’da XVIII. yüzyılda yapılmaya başlanan ayaklı aynaların ortaya çıkması da kartaldıkça körpeliğe özenen kadınların işidir.
Denebilir ki, İstanbul’da  boy aynalarına, duvar ve konsol aynalarına düşkünlük XVII, yüzyılda kendini belli eder. 1654 yıllarında Türkiye’ye gelen Fransız gezgini Du Loir, Üsküdar Sarayındaki bir dairenin baştan başa aynalarla kaplı olduğunu saptamıştır. Hasköy’deki Tersane Bahçesi Kasrı’nın çeşitli daireleri de, 1718 yılında, Venediklilerin verdikleri dev aynalarla donatılmış, bu yüzden de köşk, o günden sonra Aynalıkavak Kasrı adıyle anılmaya başlamıştır.
Şair Nedim’in ‘Gül Goncesi’ diye andığı III. Mustafa’nın (padişahlığı 1757-1774) kızı Hibetullah Sultan dünyaya ayak basınca, Bab-ı Hümayun’un içi ve dışı aynalarla donatılmıştır. Hele orta kapının iki yanına yerleştirilen aynaların büyüklüğü tüm İstanbul’u fık fık kaynatmıştır. Eski İstanbul konak, köşk ve yalıları da böyle dev aynalarla pırıl pırıldır. 1942 yıllarında yanıp kül olan Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağının -Eski Edebiyat Fakültesi binası- ayakyolunda bile boy aynası bulunduğu bilinir.
Münir Süleyman Çapanoğlu’na inanmak gerekirse, büyük duvar aynaları, Meşrutiyetle, berber dükkânlarından içeri dalmıştır. Doğrusu, berberlerin kişilik kazanması da onlar yüzü suyunadır. Gerçi daha önceleri de bu dükkânlarda ayna vardır ama, bunlar daha çok el aynasıdır. En çok da bahşiş işinde kullanılır. Traş bitti mi, çıraklar müşteriye onu tutar, saçı yada  sakalı kalafatlanan da bahşişini onun üstüne bırakır.
Ben berberlerde gözlerimi aynadan ayıramam.
Bir kenarda sıramı beklerken aynaların büyüsüne kaptırırım kendimi.
[…]
Ben evde de aynalara çokça dalarım.
Bir kez günlüğümde aynalara hiç bakmadığımı yazmıştım ama bu,  doğru değildir. Ertesi gün muslukta yüzümü yıkamaya gittiğim vakit duvardaki aynada o kır sakallı, o kendini beğenmiş suratımla karşı karşıya geldiğim vakit işi çakmıştım. Öyle ya, ne vakit duvarda bir ayna görsem, aman yarabbi, yüzüm şaaap, aynaya yapışır.
[…]
Ey kendi havasında okur! Bil ki insanlar berberlere aynalar için gider.”