Kaçıncı yeni?

İkinci Yeni’yi Doğru Konumlandırmak  -II-

“Bir ülkede şair ne kadar çoksa, o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. İnsanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer.”

23 Aralık 1965’te, ‘Sosyoloji Notları’nda, alıntıladığım bu hükmü serdetmiş olan Cemil Meriç’e kulak vermekle, geniş perspektifte Selçukludan başlayarak Türk milletinin dünyada tuttuğu mülkte, kaim oluşta şairaneliğin yeri ve katkısı hakkında hayli bilgiye sahip olabiliriz. Cemil Meriç, bu hükmüyle, bir anlamda bize, Şeyh Galip’le başlayan modernleşme atılımlarının sonuncusu olan İkinci Yeni’yi anlama alanı da açmaktadır. Toplumsal yapımızda şiirin geçmişine doğru yol alındığında, çok uzun, çok dolambaçlı yollar aşmak zorundayız. Yeryüzünde kaimliğimiz genç bir millet oluşumuzdandır. Hayat (göçebelik, sürgün, parasız yatılılık, gurbet, taşralılık v.b.); eylem (fetih, sefer, mücadele, boykot, memuriyetten istifa v.b.); kılgı (dervişlik, ibadet, isyan, muhaliflik, öfke, dışlanma, “Cumhuriyet’le yaralı[lık]” v.b.) şiire sığınmamızı gerekli kılmakta. Şiir, bizim için hayata tutunma biçimidir ve bu nedenle de genç oluşumuzla doğrudan ilgilidir. Ancak şiirden aldığımız kuvvetle ayakta durabiliyoruz. İhsan Fazlıoğlu “Şiir, Türkleri Kurtarabilir mi?” başlıklı makalesinde[1] ünlü Osmanlı bilgin ailesi Fenarîlere mensup Talîkî-zade namıyla meşhur Mehmed oğlu Mehmed’ in [öl. 1599 civarı] Osmanlıyı Osmanlı yapan, dolayısıyla milleti millet yapan hasletleri, özellikleri sıralarken Şehname-i Hümayun’daki yirmi maddesinde göze çarpan hasletlerden birisinin  ‘Kuvve-i şi’riyye’ yani ‘şiire dair kuvvet’ olduğunu, bunun Şemail-name’de ise ‘kuvve-i nazmiye’ olarak geçtiğinden söz eder. İkinci Yeni tam bu noktada, modernleşme sürecinde genç bir millet olarak, kendi bilincine sahip çıkmanın, kendisi hakkında kanaat sahibi bulunmanın yolunun diğer kuvvetlerin yanı sıra şiir kuvvetiyle sağlanacağını bir kez daha kanıtladı bize. “Türk milletinin oluşumunda şiirin belirleyici yerini” özellikle vurgulayan İsmet Özel’e göre İkinci Yeni, bizi “çağdaş, ‘muasır’ medeniyetin mensubu insanlar haline getirdi; bizi bu basamağa çıkardı.”[2] İkinci Yeni’den önceki, muhtemelen Birinci Yeni olması gereken modern hareket ve bu harekete bir şekilde dahil olanlar (Fazıl Hüsnü ve Necip Fazıl hariç), düşünce ve dil bakımından, beş duyunun ötesine gitmemizi sağlayacak şiir kuvvetinden yoksun sayılırlar. Şiirin salt ‘ration’la yazılamayacağının örneğini Türk şiirinde Orhan Veli ve arkadaşları vermiş oldu. Bu şairler yeni olanaklara yönelmediler, bir yöneliş içinde olmadılar; mutlak değerleri kaybetmeye, akla (nefse) özgürlük tanımaya kaçınılmaz olarak razı oldular. 1940’ın; aklın, beş duyunun, somutluğun dışında yeni bir olanak sunamadığını canla başla kanıtladılar. Öznel (sübjektif – enfüsî) özgürlük içinde, nesnel (objektif, afâkî) olanla kolayca ve pek fazla zihinsel bir çaba gerektirmeyen biçimde irtibat kurdular. (Tevfik Fikret’in tercihinde olduğu gibi.) Ölçülü, biçili, hesaplı, gündelik tayının dışına çıkmayan, somutlaştırıcı bir şiirin kimseye faydası yoktu. Oktay Rifat, sonraki dönemlerinde ister toplumculuğu, ister Anadolu halk biçimlerini denesin, beş duyunun dışına çıkamamıştır. Bu, zihinsel bir yapıdır. Aklın aydınlığından bahsedebiliriz; ama bu akıl, beş duyudan ibaret, içinde metafiziğin olmadığı salt akıl değildir. 1954’te başlayan atılım akla karşı yeni tezler getirmiş, ‘ration’un ve yetkenin koruyuculuğu dışına çıkabilmiştir; zihinsel formasyonu buna yeterliydi.

“Yenilik, bir moda değildir, bir değerdir, her türlü eleştirinin temel noktasıdır” diyor Roland Barthes ve devam ediyor “[…] kitlesel yapıt, popüler şarkılar, haberler sürekli aynı yapıyı tekrarlar, aynı anlamı aktarır ve genellikle aynı sözcükleri kullanır: basmakalıp düşünce politik bir olgudur, ideolojinin en büyük figürüdür. Bunun karşısında Yenilik vardır, yani doyum […] Güçlerin bugünkü dağılımı böylece biçimlenir: bir yanda kitlesel bir düzleşme (dildeki tekrarın sonucu) […] öte yanda Yeniliğe doğru coşkulu (sıra dışı, aykırı) bir yönelme – söylemi yerle bir edebilecek derecede çılgın bir yönelim: basmakalıp düşüncenin altında ezilen doyumu, tarihsel açıdan yeniden açığa çıkarma girişimi.” [3]

İkinci Yeni ‘yeni’ olduğunu açıklarken aynı zamanda, kendisinden önceki Garip hareketinin ‘yenilik’ taşıdığını da kabul ederek yola çıkar. Şiirimizin Tanzimat’tan beri geçirdiği yenilik olgularından söz ederek buna karşı çıkanlar (örneğin Asım Bezirci) ‘yenilik’ konusunda ciddi bir bilgiye sahip değillerdi.

İkinci Yeni, son bir modern atılım yaparak çırpınan Türk şiirine güçlü bir açılım getirebilmişse, bunu insanı ve dünyayı algılama seviyesiyle, dil içinde toplanarak, kapanarak yapmıştır. Sahip olduğu genç ve dinamik ruhla bunu başarabilmiştir. Her türlü aklî kural yıkılmış, mantık ölçütleri bozulmuş ve düşünsel anlamda bir bozgun yaşanmıştır. Akıl dışı bir alana çıkmak, söylemi yerle bir etmek, anlam zenginliği içinde zıtların birliğini vermek böyle bir toplumda oldukça zordur. Artık yeni gerçekliğin karşısında direnç kırılmaya başlamıştır. Gençler rahatça şiirlerinde aklın dışına çıkabiliyor, şiirlerini değişik anlamlarda kurabiliyor, kendilerini olduğu gibi ifade edebiliyorlar.

Ancak Cemil Meriç’in hükmü, bugün 2000’in başlarında, şiirin seyrine bakanlar tarafından çarpıtılmış biçimde önümüze getirilmekte. Öznel düşünceler ön plana alınarak, keyfî yorumlarla, şiirin çok yazıldığından şikâyetler var; genç şairlerin her ay dergilerde boy gösterdiğinden, şiirlerin kifayetsizliğinden dem vurulmakta; gençlerin lafı uzatarak, tekrarlayarak nesre doğru kaydığından söz edilmekte. Vaktiyle ve halen, hiç değişmeden Mehmed Âkif için de benzer şeyler söylenmişti, söylenir. Cemil Meriç’in hükmünden şuraya varılabilir; bugün genç şairler -tıpkı Âkif’in yaptığı gibi- nesrin imkanlarından da yararlanarak düşünsel bakımdan daha ileriye sıçramakta, atak yapmaktadır. Öyle sanıyorum ki, Cemil Meriç’in sözünü ettiği şairler bugünkü “büyük laflarla, bir takım ayartıcı sözcüklerle şiir yazmak”ta olan sivil ve aykırı gençler değildi. Türk okurunu uyarmakla kendini muvazzaf kıldığını beyan eden Hilmi Yavuz, “şiirin mırıldanarak söylenmesi gerektiğini, daha çok lirik şiirin ya da saf şiirin, pür şiirin yeniden ihya edilmesi gerektiği gibi bir misyonun ardına düşmüş bir şair” olduğunu söyleyecek ve “[b]üyük laflarla, bir takım şiirsel olmayan, ayartıcı sözcüklerle şiir yazmak, ona ne kertede şiir denebilir tabii bilmiyorum, benim anlayışım dışında” diyecektir.[4] Burada zihin ve şuur çöküntüsüyle karşı karşıyayız. İkinci Yeni ve sonrasındaki gençler, şiiri yüksek ve çok sesli, ton dışı bir seviyede ele aldılar. Bu şiirin, Yunus’taki dil zenginliğinden; Kaygusuz Abdal’daki masalsı gelişim ve alışılmadık biçimlerden; Karacoğlan’daki gizil güce sahip Türkçe’den; Şeyh Galip’teki imgenin varlığından; dil kıvamı ve iç ses bakımından Yahya Kemal’den; görmemezlikten gelinse de, şiiri ilk defa -Orhan Veli’den önce- sokağa çıkaran Mehmed Âkif’ten izler taşıdığını görmek zorundayız.

Genç ve kalabalık bir nüfusu barındıran Türkiye’de, Türk şiiri adına ahkâm kesenler, genellikle yaşlılar, yani tatara titiriler. Bu ahkâm sahiplerinin derdi, kasaveti, Cemil Meriç’in sözünü ettiği ülkenin düşünce bakımından düştüğü gerilik değildir. Bunlar, geçersiz kalmasından korktukları şairlik kadrolarının, kendilerini kaim kılmaya yetmeyen şairane duruşlarının artık sona erdiğinin farkındalar da o nedenle çıkışıyorlar. Sahne boşalıyor; artık genç zihinler, açık şuurlular sahnede. Gençlerin bir amacı, bir ereği olmayabilir, gençtir. Belirli bir amaç ve erek taşımayan bir şiirin yazılmasında, okunmasında hiçbir sakınca göremiyorum. Tam tersine edebiyat açısından verimliliktir, güzelliktir. Şiirin işlevine, büyük, dipsiz hikmetine açılmış şairin avucundaki köpüklerde, tuz birikintilerinde de bir hakikat değeri mutlaka vardır. Varlığın göz kamaştırıcılığından bir şeyler çıkartılabilir. Bundan rahatsız olmak yerine keyif duymak gerek. Her şiir bir amaç ve erek taşımak zorunda değildir.

İyi ki yaşlanmayan bir toplumuz; iyi ki şairlerin çoğu genç ve iyi ki hepsi velûd! Ve iyi ki çoğu aylak ve başıboş! Başıboş olmamak bir şair için hele genç bir şair için ne kadar feci!

Burada, başka bir sorun çıkıyor karşımıza. Genç, ama yazdığıyla yaşlı bir şair; yaşlı, ama yazdığına bakarak genç bir şair olabilir mi? Evet, bu topraklarda olası. Çünkü yoğunluğu yavaş yavaş azalan bir baskı var: geleneğin baskısı. Bunak bir kontrol mekanizması işliyorsa da, genç şair bildiği şiiri yazıyor, bildiğini okuyor, aldırmıyor. Kontrol hapıymış falan yutmuyor[5]. Dediğimi yineliyorum, şiirin geçmişi bu topraklarda çok uzun ve çok dolambaçlı. ‘Yeni’yi, bir uzlaşmazlık, yabancılaşmaya karşı duruş yöntemi ve eleştirinin temel noktası olarak göremediğimiz sürece yetkeye boyun eğmeyişi anlamamız mümkün değildir. Geleneksel, tutucu bir İslâmî çizgide yer alan isimlerden Yusuf Kaplan, ‘Edebiyat Öldü; Hayatınız Var Mı?’ başlıklı yazısında[6] İkinci Yeni’nin, edebiyata son ölümcül darbeyi vurduğunu bile (bile) iddia edecektir.

Yusuf Kaplan bir başka yerde[7] kendine göre ahkâm keserek Garip ve İkinci Yeni’yi aynı kefeye koyacak ve özellikle de İkinci Yeni şairlerini Türk şiirini bitiren şairler olarak fişleyecektir. “İkinci Yeni’nin Türklerin şiir söyleme, şiir üretme kabiliyetlerini ‘harcadığını’, yetenekli insanları bütünüyle yanlış bir mecraya saptırdığını, tam bir macera ürettiğini” iddia eden Kaplan, İkinci Yeni’nin “bugün geldiğimiz noktada Türk şiirini modernliğin hapishanesine kapattığını görmek ve tartışmak” zorunluluğundan [?] bahsetmekte. Görüldüğü gibi muhayyer Türk şiirini, hiç anlayamadıkları ‘yenilik’ten (özellikle İkinci Yeni’den zîra Orhan Veli ve arkadaşları, çok da sakınılmaya gerek duyulmayan anlaşılır ve yormayan bir söyleme sahiptir.) savunmak, korumak için durumdan vazife çıkarırlar. Kaplan, bir parantez açarak “Burada Sezai Karakoç’un Türk şiirinde apayrı bir akımın temsilcisi olduğunu [dehşetle! -öa-], İkinci Yeni hapishanesine kapatılamayacak kadar şümûllü bir şiirin sözcüsü olduğunu özellikle vurgulamak isterim” derken tam anlamıyla modernizmin gelenekle çatışmasında yaşanan şizofreniyi yansıtmaktadır. Bu, Daryush Shayegan’ın ‘Yaralı Bilinç’te söylediklerini akla gelir: “Böylesi bir düşünce ancak nesnesi olmayan, sonuç olarak da mekânı olmayan bir düşüncedir. Bu genel durum, siyasal görüşleriyle psikolojik davranışları arasında sıkışıp kalan İslam dünyasındaki ideolog entelektüelin davranışını belirler. Bu acılı ayrılma, ideologlarımızın eleştirel düşünürler olmak yerine, yel değirmenlerine karşı durmaksızın sefer düzenleyen haçlılara benzemesine yol açar; bu haçlı seferleri sağduyudan tamamen uzaktır[…]”[8] Şiirin saf güzellikleri, ilâhî doğruları yansıtmasında ısrarcı olanlar; bunu, tamamen kendi yaralı bilinçlerinde oluşturdukları geleneğin (karabasanların) baskısıyla kabulleniyorlar. Klasik Osmanlı (Divan) ve Tasavvuf şiirinde birçok örnek mevcut, bir Kaygusuz Abdal’a baksalar İkinci Yeni’yi anlarlar.

İkinci Yeni denilen son modern atılımla birlikte, şiirsel algı ortalaması oldukça yükseltilmiştir. Bugün çoğu genç şairimiz, hâlâ İkinci Yeni’nin zengin, doğurgan, etkin olanaklarını kullanmaktaysa, denebilir ki, İkinci Yeni, gerçekleştirdiği atılımla, çok yönlü olanaklar şiirini deltaların ağzına getirmiş bulunmaktadır. Artık bir dizeyi yazabilmek için üstat Yahya Kemal gibi yedi yıl uğraşmaya gerek kalmadığını birilerinin anlaması lâzım. Şiir, bugün, bir tepkiye maruz kaldığı için kalkışmaktadır. Orhan Veli ve arkadaşlarının magma seviyesinden alta düşürdükleri rakımı, İkinci Yeni’nin olanaklarından yararlanarak bugün iyiden iyiye yükselterek (‘arş-ı âlâ’lara’ kadar değil!) yeni arayışlarla ve gür bir anlatıma geçen gençlerimizi yürekten tebrik etmek gerek.

Orhan Veli ve arkadaşları, Mehmed Âkif’ten başlayan, Nâzım Hikmet’le birlikte, Necip Fazıl’la, Attilâ İlhan’la devam eden kitleye seslenme eğilimi taşırlar. Bu eğilim, İkinci Yeni sonrasında İsmet Özel’de bir kez daha tezahür edecektir. İkinci Yeni ise kitleye seslenmeyen, kitlesel olmayan bir şiiri getirdi. Tam anlamıyla yeniliğe doğru coşkulu yönelim İkinci Yeni’de görüldü. Basmakalıp düşüncelerin etkisinde kalmadığı için kitleselliği savunanlar tarafından kıyasıya eleştirildi; bireysellikle, içe kapanıklılıkla, kaçışla eleştirildi.

Her kesimin kendine göre anladığı ve/yahut anlamak istemediği bir İkinci Yeni’si var. Üzerinden handiyse 50 yıl geçmesine rağmen, İkinci Yeni denilen modern atılımı, her kesim sahiplenmekte veya kendi gerekçelerini göstererek, anlamsız kılmaya çalışmaktadır. Bülent Keçeli de “herkes kendi cenahında İkinci Yeni tartışmasını nasıl görüyorsa öyle gördü” diyor[9]. Bir tarafta Sezai Karakoç yandaşları, İkinci Yeni’nin en güçlü ve tek şairi olarak Sezai Karakoç’u görmek isterler. Diğer taraftaysa Sezai Karakoç’tan özellikle bahsetmeden İkinci Yeni hareketini değerlendirenler rahatça ve sıkılmadan yer alır. Bir kesim de anakronik olarak Cahit Zarifoğlu’nu İkinci Yeni’nin öncülerinden görme eğilimi taşır. Rasim Özdenören, “Cahit’in şiirlerinin kendisinden önce gelenleri etkilediğini” bile iddia edebilmektedir.[10]

Oktay Rifat’ın İkinci Yeni’nin ‘Perçemli Sokak’la birlikte kurulduğunu iddia etmesi de dramatik biçimde fırsatçılık ve ranttan pay kapma hırsı olarak anılmaktadır. Cemal Süreya’nın 1955’te Pazar Postası’ndaki bir yazısının başlığı bize çok önemli bir ipucu verir: “Oktay Rifat’ın Şiirinde Fırsat Rantı”. İlhan Berk bile, Eser Gürson’a göre[11] “kendi tanımladığı İkinci Yeni’nin, ancak kendisi şairi olabilmiştir.” Ece Ayhan da bir-iki yerde İlhan Berk’i “bukalemun” olarak niteler.[12] Bu karmaşanın oluşmasında İkinci Yeni şairlerinin de etkisi vardır. İkinci Yeni, birbiriyle uyumlu ve irtibatlı şairlerin başlattığı bir akım değildir. Ortak bir tutumu sergilemez bu şairler hiçbir zaman. Aynı dili ve aynı sözdizimini de kullanmazlar. İkinci Yeni’nin orijinalliği, gizemi, çekiciliği biraz da buradadır. Garipçiler gibi aynı masada oturup içmezler. İkinci Yeni, ‘öteki’nin ‘beriki’yle modern şiirde/şuurda, aynı paydada buluşmasıdır. Bu olguyla Türk şiirinde ilk defa karşılaşılmaktadır.

İslâmî doktrinlere sahip Sezai Karakoç ve Sosyalist doktrinlere yatkın Cemal Süreya birbirlerini etkilemektedir. Bu etkileşim, iki taraftan birinin diğerini belirli bir tarafa çekmesiyle sonuçlanamadı. Böylece bir ütopya akamete uğradı. Eğer bu çift yönlü irşattan birisi gerçekleşmiş olsaydı, modern Türk şiirinde çok büyük bir inkişaf alanı açılacaktı. Sezai Karakoç da, Cemal Süreya da zekâ ve şiir kabiliyeti bakımından İkinci Yeni’nin ve modern Türk şiirinin en ayrıksı isimlerindendir. Bu inkişaf, tek taraflı ve özgün olarak sonraki dönemde İsmet Özel tarafından kendi kendine gerçekleştirilecekse de, bir akımın içinde yaşanması bakımından, Karakoç ve Süreya örneği, üzerinde çok titizlikle durulması gereken bir vakadır. ‘Edebiyat’ dergisi şair ve yazarları, geç dönem İkinci Yeni atılımından ivme kazanarak ve doğrudan Sezai Karakoç’tan cesaret alarak, yerli, İslâmî bir tavrı, fikrî yapıyı temsil ettiler. Rasim Özdenören’in bu konuda söyledikleri çok önemlidir: “Böylece İkinci Yeni’yi karşı koymadan benimsedik. […] biz belki baştan beri İkinci Yeni gibi yazıyorduk da, bunun bilincinde değildik. Hepimiz, bu aynı ortamın büyüttüğü çocuklardık. Hepimiz -yani Cahit, yani Alaeddin, sonradan Akif, onların öncesinde Nuri Pakdil, bu satırların yazarı.. biz, hepimiz..”[13]

‘Edebiyat’çılar, İkinci Yeni’yle de örtüşen değişik bir dil tutumunu benimseyerek uygulamaya koyuldu. ‘Edebiyat’ dergisinin kurucuları da İkinci Yeni’nin şairleri gibi taşralıydı. Geç dönem İkinci Yeni hareketine eklemlenmesi gereken en önemli modern çıkışı 1969’da ‘Edebiyat’ dergisi yapmıştır diyebilirim. Bu dergide isimleri yer alan Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alâeddin ve Rasim Özdenören (sonraki dönemde Turan Koç, İlhami Çiçek) şiirlerinde, anlatılarında modern dil ve anlatım unsurlarını,  İslâmî bilinçle, metafizikle buluşturmayı deneyen taşralılardır. Özdenören “biz belki baştan beri İkinci Yeni gibi yazıyorduk da, bunun bilincinde değildik” diyerek, o dönemi aydınlatıcı önemli bir tespitte bulunur. Bir taşradan (Maraş) başka bir taşrayla (Ankara), giderek İstanbul’la ve dünyayla kurulan iletişim söz konusudur. Ece Ayhan’ın o güzelim ifadesiyle söylersek “Hiç kimsenin bilmediği taşralı çocuklardır bunlar.” İkinci Yenicilerin kitaplarını çıktıkça edinirler ve o şiirleri severek, coşkuyla okurlar. “Geceleri Maraş’ı bir baştan bir başa arşınlarken Erdem, gür sesiyle Maraş’ı şiirle doldururdu. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sı, Edip Cansever’in Yer Çekimli Karanfil’i, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistan’ı en çok okuduğumuz kitaplar arasına girmişti.”[14]

Bu noktada, bugün genç şairler arasında da benzer girişimler yaşanmaktadır ve bunun bir fırsat, bir kazanım olduğunu hesaba katmakta yarar var. İkinci Yeni bu açıdan bir rastlantısallık da taşımaktadır.

Cumhuriyete muhalif bir şiirdir İkinci Yeni şiiri. Bu konuda İsmet Özel çok açık bir ifade kullanır: “Haftalık Pazar Postası gazetesi muhalif yayın organlarından biri. Türk şiirinin son modernleşme atılımı dediğimiz İkinci Yeni akımı gelişmesine elverişli ortamı Pazar Postası’nın her hafta ikinci bir gazete gibi çıkan sanat ilâvesinde buluyor. Bir bakıma Türkiye siyasi katakullilere yüz vermeden muhalif bir ruh canlandırma fırsatını şiirde ele geçiriyor. Garip akımının şairleri himaye edildikleri resmiyetten bir türlü kopamayacaklardı.”[15] İkinci Yeniciler Garip şiiri ve/yahut “toplumcu gerçekçi” olduğunu iddia edenler gibi devletle anlaşmalı ve iç içe değildir. Sezai Karakoç’un, Ece Ayhan’ın, Cemal Süreya’nın, Turgut Uyar’ın hem özel hem de memuriyet yaşamlarında muhalif tavırlarına dair birçok örnekle karşılaşırız. Dolayısıyla İkinci Yeni için bir kaçışın değil, olsa olsa onurlu duruşun, sivil kalkışmanın şiiri denilebilir. 70 ve sonrası doğumlu genç şairler de (eğer ortalıktaki sahte mürşitlerden birine bağlı değillerse) ne kadar sevindiricidir ki, kontrol hapı kullanmayı, şapı reddediyorlar! Her türlü dilsel girişimin, atışın serbest olduğu, sivil bir ortama, üretkenliğe doğru gidiyoruz. Bu çok sevindirici bir gelişme.

İkinci Yeni diye adlandırılan şiir akımı, iktidarda bulunanların şiirine ters düşen bir akımdır. İktidarda bulunanlar hâlihazır sözdizimini ideal olarak gösterirler. Hâl, ezelî bir hakikattir ve söz de bu hâle uygun, düzgün bir dizime sahiptir. (Bu cümleyi, Cemil Meriç’in 18 Aralık 1968 tarihli Sosyoloji Notları’ndan biraz değiştirerek aldım.) İkinci Yeni, bu hâlin muhal olduğunu gösterdi, kanıtladı. İktidarda olana ters düşen bir bakışımsızlık getirdi adeta; resmî tarihi sorguladı, özellikle Ece Ayhan’la.

“İkinci Yeni şairleri ‘küçük şair’lerdir” diyordu İsmet Özel [16] ve devam ediyordu: “Mevlana’nın yaşadığı ülkede toplumun atardamarı, vicdanı olamamışlardır. İkincisi bu şairler birlikte yaşadıkları insanlara yaklaşmak istememişler, geniş okuyucu kitlesi tarafından sevilmek bu şairler için ürkütücü olmuştur. Okuyucularını hor görmüşlerdir. Bunda belki haklıdırlar da. Çünkü bilginin ve bilme isteğinin arttığı şu dönem söz konusu şairler için çöküş dönemi olmuştur. Demek ki netlikten, insanlarla anlaşmaktan kaçmakta çapları gereği haklı idiler. Kendi küçük burjuva özlemlerini yahut gizemci ve hastalıklı eğilimlerini bile güçlü bir biçimde dile getirememişlerdir. Baş eserleri yoktur. Edebiyatımızda bir “yöneliş” olarak kalmışlardır. İkinci Yeni aşılmış mıdır? Bu, kolayca yanıtlanamayacak bir sorudur. Çünkü İkinci Yeni yalnızca bir tekniktir. Getirdiği değerler edebidir. Bu değerler için aşmak değil edinmek deyimini kullanmak gerekir. Ve gerçekte bu değerler edinilmiş, yaşanmış ve daha üst bir düzeye geçirilmiştir. İkinci Yeni getirdiği insani değerler bakımından aşılmış mıdır? Evet, aşılmıştır. Ama şairler ve edebiyatçılar tarafından değil, toplumun canlılığı tarafından, hayat tarafından çiğnenip geçilmiştir.”

Üzerinden neredeyse 40 yıl geçen bu sözlerin, bugün hiçbir geçerlilik taşımadığını görebiliriz. İkinci Yeni’nin aşılamadığını, ama daha büyük bir ivme kazandığına tanık oluyoruz. Belli ki İsmet Özel, o dönemde İkinci Yeni’yi rakip olarak görüyordu ve karalama eğilimi içindeydi. Açılımın farkındaydı, ama kendi açılımları için engel teşkil ettiğinden İkinci Yeni’ye yükleniyordu. Sözünü ettiği “üst düzey”se bugün kendisi tarafından bambaşka bir konumda, zıt kutupta temsil edilmektedir ve üstelik tamamen İkinci Yeni gibi ve yine muhalif bir duruşla. İsmet Özel, toplumsal/kişisel bir şizofreniyi yansıtırcasına 2006’da şu sözleri söyleyecektir:

“Yani modernleşmesinin son aşamasını 1954-59 yılları arsında yapan Türk şiiri bizi yaşadığımız kültürün sahici bireyleri hâline soktu. Bir çeşit kimlik belgesi verdi İkinci Yeni şiiri Türk toplumuna. İkinci Yeni bizi modern dünyanın yan unsuru değil, asli unsuru haline getirdi.”[17] İkinci Yeni’yi olumluyor ve “bizi dünyanın birinci sınıf insanları arasına sokmasına” karşı çıkmıyordu artık İsmet Özel. Başka bir yerde[18] “Bunlarla [İkinci Yeni şairleriyle] yüz yüze gelişim Türk kafasının hem özgünlüğü, hem de kapasitesi hakkında çok önemli bir ufuk temin etti bana” demiştir. Yine bir başka yerde[19] “Türk şiirinin son modernist atılımına emek verenler Orhan Veli’nin öncülüğünde etkisini yaygınlaştıran garip şiirinin arıklama [-halk ağzıyla- zayıflama ö.a.] yöntemiyle ortaya çıkardığı tahribatı gidermekle, şiir dilinin özgünlüğünü yüceltmekle işe başladılar” diyecektir. İçinde yer aldığı modern şiir serüvenini iyi bilen ve sıkı takip eden bir şaire ait bu ifadelerdeki çelişki, aslında modern bir zihnin kişisel serüvenini de yansıtması açısından son derece önemlidir.

İkinci Yeni’yi açımlayan en iyi metinlerden biri sayılan ‘Dişimizin Zarı’nda (Pazar Postası, 1957) Sezai Karakoç “[…] mistik ya da dinî bir şiir sanmayın. Tam anlamıyla lâik bir şiirdir” diye İkinci Yeni’nin dinle bağlantısını ortaya net bir şekilde koyuyor. Karakoç’a göre bu şiirde “[d]in bir dekor, ya bir benzetim ya bir sonda aletidir. Yaşamayı çekip çıkarmak için bir alet.” Demek ki, ruhsal bir proje başlatılmak üzeredir. Hayatı, insanı anlamak, anlamlandırmak için ruha temas etmek, Tanrı’yla yüz yüze konuşmak üzere yola çıkılmıştır. Bir cesaret, bir yekinme, bir istek doğmuştur. Tüm ruhsal birikimini kullanmaktan çekinmeyecektir modern şair bu ideal uğruna. Bu durum, kimilerinin yanıldığı gibi “halk unsurunun yadsınması, hayata karşı bir proje üretmeyip mevcut durumun kabullenilmesi” değildir. Zaten İkinci Yeni’nin dile getirdiği insan unsuru ve varoluşsal gerçeklik bunalımı aşmak için başlı başına önemli bir çabadır. 1940 yazında Majino Hattı’nın Nazi ejderhasınca yarılışı, Türk sol entelijansiyasını panik atağa sevk etti. Zihinsel yarılma (şizofreni) böyle başladı. İçtimai ve zihinsel bir yarılmaya maruz bırakılan insanlar, Faşizm sanrısıyla tahrip olan Avrupa zihniyeti, kapitalizmin korkunç saldırılarına, tecavüzlerine gark olurken kendini savunacak gücü kendinde aradı. Garip akımı, bu gücü, dinamiği kendinde bulamamış, sınırlı söz dağarcığıyla sığ bir şiiri getirmiştir. İkinci Yeni’de toplumsal değişimin görüngüleri peş peşe yer alır. Toplumsal ve ruhsal (bireysel) çalkantı, dünyanın durumu şairler tarafından dile getirilmiştir. Devingen, değişken bir şiirdir İkinci Yeni, aslâ durağan değildir. İslâm’dan, Ortadoğu’dan, Tevrat’tan, Kuran’dan, Homeros’tan, Mısır’dan, Hızır’dan, İsa’dan, çıkmaz sokaklardan bir takım tınılar, sesler taşır. Bizi sürekli zihinsel bir devingenlik içinde kaim kılar ve dili de buna uygun olarak devingen bir gramere, aykırı bir sentaksa sahiptir. İkinci Yeni ne çok olanaklar sunmuş ki bize, hâlâ soruyoruz, bu kaçıncı yeniydi, diye. Hâlâ kaçıncı yeni olduğunu tam olarak kestiremediğimiz İkinci Yeni’nin vizesini kullanıyoruz ve bu atılımı eskiten yenilikte bir modern atılım henüz gerçekleşmiş değil.

1954’te itina ve ihtimamla inşa edilen dilsel duyarlık, zihinsel değişim köprüsü hâlâ ihtiyaca cevap verdiğine göre, demek ki bugünün duyarlığı çok farklı bir dönüşüme uğramamış. İkinci Yeni yetmediği için mi bu kadar dalgalanma var? Hayır. İkinci Yeni yetiyor da artıyor bile! Bütün bu arayışlar, çırpınışlar pratikte iyidir, ama bir şeyi gözden uzak tutmamak koşuluyla. Nedir o? Bugün karşılaştığımız şiirsel arayışların tümünde, Garip akımını hatırlatırcasına somut düşünüş, umursamazlık, imgeyi dışlama, itinasızlık ve ihtimamsızlık, yeniden (!) ration’un sınırlarını koruma anlayışı var. Metafiziğe, tasavvufî olgulara bile nesnel, somut biçimde yaklaşılmakta. Hâlâ beş duyuyla algılanan şeyler oyalıyor şairi. O kadar somut düşünüyor ki, hiçbir cümle kuramıyor. Kurmak bile istemiyor.

[1] İhsan Fazlıoğlu, Anlayış dergisi, sayı:4, Eylül 2003.

[2] İsmet Özel, Çenebazlık, Şûle y. Eylül 2006; s: 162

[3] Roland Barthes, Yazı Üzerine Çeşitlemeler – Metnin Hazzı, çeviren: Şule Demirkol, YKY, Ocak 2006; s: 123-124.

[4] Hilmi Yavuz’la söyleşi, Gerçek Hayat, 8 Eylül-14 Eylül 2006.

[5] Hilmi Yavuz, “Şiir Kontrol Kapı” 18 Nisan 2007, Zaman.

[6] Yusuf Kaplan, 8 Ağustos 2008, Yeni Şafak.

[7] Y. Kaplan “Medeniyet, Şiir ve Modern ‘Türk’ Şiiri (1) – Türk Şiirinin Modernlik / İkinci Yeni Hapishanesine Giriş” Kuşlık Vakti, Eylül 2008, sayı 5.

[8] Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç – Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni; Metis Y., Mayıs 1993, s: 64

[9] Bülent Keçeli, Mahfil, 6 Haziran 2008.

[10] Rasim Özdenören’le Yedi İklim’de yapılan konuşma; Temmuz-Ağustos 1987.

[11] Eser Gürson, Edebiyattan Yana, YKY, 2001; s: 14

[12] Ece Ayhan, Şiirin Bir Altın Çağı, YKY, 1993; s: 17 ve 269.

[13] R. Özdenören, Yedi İklim, Erdem Bayazıt özel sayısı; Şubat-Mart 2008.

[14] R. Özdenören, Hece, Cahit Zarifoğlu özel sayısı, Haziran, Temmuz, Ağustos 2007.

[15] Cuma Mektupları, 25 Ocak-31 Ocak 2002, Gerçek Hayat.

[16] Tanrı Mezarını Işıtsın, Halkın Dostları, Mart 1970

[17] Akşam, kitap eki, 15 Ocak 2006, Kürşad Oğuz’la söyleşiden.

[18] Kanal 7 televizyonunda, 1 Haziran 2001 tarihinde ‘İskele Sancak’ programında gerçekleştirilen söyleşi.

[19] Cuma Mektupları, 25 Ocak-31 Ocak 2002, Gerçek Hayat.

 

İkinci Yeni’yle bağlantılı yazıları okumak için üzerine dokunun:

İkinci Yeni’yi doğru konumlandırmak  -I-
İkinci Yeni’yi doğru konumlandırmak -III