Mehmed Âkif’i anlamak

Mehmed Âkif’i anlamak zor. Ancak anlamak zorundayız.
Mehmed Âkif’i anlamak Türkiye’yi anlamak demektir. Kasım 2013’ün sonlarına doğru, Mardin Kızıltepe’de “Her Ferdimize İstiklâl” adını taşıyan konferansında şair İsmet Özel: “Cumhuriyet ilan edilirken işleri elinde bulunduran birinci kadro ‘Dinini ver, vatanını al’ pazarlığını kabul etmiş olan kadrodur. Onlar gâvurlara ‘Artık bundan sonra Müslüman olmayacağız’ diye söz verdikleri için Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının garantisini temin ettiler.” diyor.
Mehmed Âkif’ten Kur’an mealini almak için birinci kadronun adamları neler teklif ettiler, ne paralar teklif edildi. Mehmed Âkif, Kur’an’ını vermedi, bu pazarlığı kabul etmedi. Mehmed Âkif, Kur’an’ını vermedi, ama canını vatanında verdi.
Şimdi düşünelim: Sipariş ettikleri Kur’an’ı onlara teslim etmeyen adam mı modernist?
Rahmetli Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) ömrünün büyük bölümünü harcadığı eseri “İslâm Peygamberi” adını taşıyordu. Necip Fazıl Kısakürek, Hamidullah Hoca’ya eserine bu adı verdiği için karşı çıkmıştı ve 20. Asırda hayatını Rasulullah’ın (sav) sünnetine uygun yaşayan birkaç titiz alimden biri sayılan, fotoğraf çektirmekten bile kaçınan Hamidullah Hoca’yı “modernist” olarak yaftalamış, Hoca hakkında ileri geri konuşma cüreti de göstermişti. (Şair cüreti diyelim!) Necip Fazıl’ın, Hoca’nın “İslâm Peygamberi” ifadesine karşı çıkışının nedeni şuydu: Peygamber Efendimiz âlemlere peygamber olarak gönderilmişti. O, sadece “İslâm Peygamberi” olamazdı. Bunu, bu gerçeği Prof. Muhammed Hamidullah Hoca bilemiyor, anlıyamıyor da Necip Fazıl anlıyordu, herhalde!

Biz, işte böyle bir saçmalığın, zihinsel fay çatlağının içindeyiz maalesef.
“İslâm Peygamberi” ifadesi çok önemli bir ifadedir. Bu ifadenin önemi “İslâm” ibaresinden kaynaklanıyor. Rasululah (sav), son Peygamber olarak seçilmiş ve son din İslâm’ı getirmiştir insanlığa. Son din İslâm, diğer bütün dinleri geçersiz, hükümsüz  kılmak üzere gelmiştir. Böyle olduğuna iman etmezseniz, İslâm’la neredeyse iribatınız bile gider. Bu cümle, bütün zamanlarda ve bütün zeminde Müslümanları kapsayan bir hükme, geniş kapsamlı bir hikmete sahiptir. İslâm’dan sonra diğer ehl-i kitâbın hiçbir hükmü yürürlükte kalmaz. Hiçbir Müslüman, Müslüman olduğunu iddia eden hiç kimse diğer sözde dinlerin hükmü altına da giremez, hükümlerini geçerli kabul edemez. Mâide sûresi 51’in anlamı değiştirilemez. İsrâ 81: “Hem de ki: Hak geldi bâtıl muzmahill oldu. Hakikaten bâtıl pek muzmahilldir” çarpıtılamaz. İsrâ 81’den önceki 80. âyetin sonunda “benim için ledünnünden nasîr bir sultan kıl” diye dua etmemiz buyurulmaktadır. “Yakındır ki rabbın seni bir Makam-ı Mahmud’a ba’sede. (İsrâ 79)” Bana canib-i gaybden bir hüccet-i kahire, bir kudret-i galibe tahsis et ki, onun saltanatı karşısında kâfirler mağlub ve makhur, mü’minler mansur-ü muzaffer olsunlar. Maalesef bugün,  Yahudi ve Hıristiyanlara da “mü’minler” demekte bir beis görmüyorlar. İslâm tek başına bir kavram olarak kullanılmıyor, mutlaka önüne ardına bir ek alıyor, zihinlerdeki çatlak büyütülüyor. Rasulûllah aleyhissalâtu vesselâm’dan bir hadiste (Ahmed b. Hanbel 4/188) şöyle buyurulmaktadır: “Sûre-i Mâide, Kur’ân’ın nüzülce muahhar olanlarındandır. Binaenaleyh helalını helal, haramını haram tutunuz.” Bu sûre Hudeybiye senesinden itibaren nüzule başlamıştır. Meselâ 3. ayette. “…onlardan korkmayın, yalnız benden korkun. İşte bugün sizin için dininizi kemâle yetirdim, üzerinizdeki nimetimi tamâma erdirdim ve din olarak size İslâm’a rıza verdim” denilmektedir. Mâide 77, 78, 79, 80 ve 81. ayetler, ehl-i Kitâb’ın durumu hakkında bizi aydınlatıcı, uyarıcı bilgiler verir. Sûre-i Mâide, ni’met-i İslâm’ın Mâidesidir, yani yemekli sofrasıdır. Bu sofra ahidlerine vefa, akidlerini ifa eden ehl-i imana sunulan bir sofradır. Bu sofrada Yahudilerle, Hıristiyanlarla birlikte oturmaya çalışmak bu sofranın anlamını değiştirmek, tahrif etmek, bereketini ifsad etmek, ni’metini inkâr etmek anlamına gelmektedir.
‘Milli Mücadele’de Mehmet Akif Kastamonu’da’ adlı 1983 yılı baskılı bir kitapta, Mehmet Akif’e atfedilen şu sözler,  Avrupalılar hakkındaki kanaati yansıtabilir:
“Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkâr olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki şu terakkileri ile ölçmek katiyen doğru değildir. Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı; fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.”
Burada ne diyor Mehmed Âkif: “Batılılaşaşım, modernleşelim, medeniyetle tanılşalım, İslâm’da reform yapalım, Batı’ya entegre olalım, falan filan” mı diyor?

Mehmed Âkif’in “Doğrudan Kur’ân’dan alıp ilhâmı/ Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısralarında dile getirdiği hakikat Mâide Sûresindeki ilâhi hakikatle örtüşmektedir. 51. ayet: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızûl yehûde ven nasârâ evliyâe ba’duhum evliyâu ba’din ve men yetevellehum minkum fe innehu minhum innallâhe lâ yehdîl kavmez zâlimîn. (Ey Allah’a ulaşmayı dileyenler! Yahudi ve Hristiyanları dostlar edinmeyin! Onlar birbirinin dostlarıdır. Ve sizden kim onlara [yüzünü] dönerse artık o, mutlaka onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.) 57. ayet:  Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızûllezînettehazû dînekum huzuven ve leiben min ellezîne ûtûl kitâbe min kablikum vel kuffâra evliyâe, vettekûllâhe in kuntum mu’minîn.
(Ey Allah’a ulaşmayi dileyenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan, dîninizle alay eden ve oynayanları, kâfirleri dostlar edinmeyin. Ve eğer mü’minlerseniz, Allah’a karşı takva sahibi olun.
“Doğrudan Kur’ân’dan alıp ilhamı” diyor; yani İncil’den, Kitâb-ı Mukaddes’ten, Batı’da neşredilmiş herhangi bir kaitaptan falan değil. “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” diyor; İslâm’dan söz etmeli asrın idrâki; idrâk etmeli İslâm’ın son din olduğunu. İslâm’dan başka söyleyeceği bir kelâm olmamalı. Bunu başarabilecek gücümüz var; başardık da nitekim altı yüzyıl boyunca; şimdi de başarabiliriz, Doğrudan doğruya Kur’an’dan ilhâm almaya çalışsak. Artık Kur’an’dan almıyoruz ilhâmı, diyor Mehmed Âkif; doğrudan doğruya Kur’an rehberimiz değil artık, diyor. Yüzümüzü Batı’ya döndük, onlardan olduk, Kur’an’dan ilhâm almıyoruz. Yedi yüz yıl önceki eserlerle dînin ihtiyâcâatını karşılamaya, telâfî etmeye çalışıyoruz. Yeni bir eser ortaya koyamıyoruz, diyor. Bu yüzden enflasyona karşı faizi mübah gören sosyal din adamları, aybaşılı kadının Kur’an’a dokunmasına cevaz veren şarlatan din adamları boy gösterdi.

Ne var ki, Türkiye’deki zihinsel fay çatlağı bu mısralardaki hakikati ya görmezlikten geliyor ya da o kadar kafası karışık ki, bir türlü göremiyor. Necip Fazıl, İsmet Özel, İsmail Kara, Rasim Özdenören, H. Yunus Apaydın ve Dücane Cündioğlu aynı yanlışta ısrarla buluşan isimler ne yazık ki. Dücane Cündioğlu‘nun yazısını aşağıya almak zaruretini duydum, bana sıkıntı verse de. Genç ilâhiyatçılarımızdan Yunus Apaydın’ın, “Gazzâlî Konuşmaları” adlı Küre Yayınları Felsefe Söyleşileri dizisinden Aralık 2012 tarihinde birinci basımı yapılan kitaptaki söyleşisinde dile getirdiklerine bakalım:
“yani ‘Kur’ân’dan alıp ilhamı…’ diyoruz ve maalesef bu, yalın şekliyle bizi batırıyor. Tabii ki Kur’ân’dan alacağız ilhamı ama bu gelenek içerisinde kalarak bu ilhamı almanın yollarını hakikaten bulmamız lazım.” (s:183)
Mehmed Âkif’in gelenek içerisinde kalmadan, geleneğin dışına çıkarak ilhamı alma yolu önerdiğini mi söylüyor yoksa Yunus Apaydın? Mehmed Âkif’in iki eli öbür dünyada mutlaka yakasına yapışır ve okkalı bir Müslüman tokadı patlatır sayın Apaydın’a, hiç şaşmaz, o zaman kim apaydın belli olur!
Kitabı yayına hazırlayan M. Cüneyt Kaya soruyor genç ilâhiyatçımız Yunus Apaydın‘a:
“Bu durumda Kur’ân’ı asrın idrakine söyletmeye karşı olduğunuzu çıkartabilir miyiz?”
Soruya bakar mısınız? “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” diyen Mehmed Âkif’in mısraı ne hale geldi? Aslında bu, bir zihinsel sakatlığın da işaretidir. Okuduğunu, anlamak istediği gibi okuma çarpıklığı: Çok bilmişlikten, her şeyi bildiğini sanmaktan kaynaklanan bir sakatlık. Mehmed Âkif’i bile geçip gitmek!.. Buna, ancak saç baş yolarak gülünebilir!
Yunus Apaydın‘ın cevabı şöyle: “Âcizane karşıyım.” (Niye âcizane? Bu bir tevâzu mu acaba?) “Karşıyım” derken yanlış anlaşılmasın, hâşâ Kur’ân’a karşı değiliz, oradan besleniyoruz; ama siz geleneği aytlayarak Kur’ân’a gittiğiniz vakit geleneği ihmalden öte, geleneği inkâr durumuna geçmiş oluyorsunuz. Hayata ve dünyaya güçlü ve etkili bir söz söyleyeceksiniz, o sizin Kur’ân’a gidip çıkardığınız sübjektif ve aslı esası olmayan, belki Şâri’in muradına uygun olmayan bir anlam veya yorumla olmayacak. […] Amerika’yı yeniden keşftmeyelim, yeni bir din yaratmayalım.” (s: 199) Amerika’yı keşfetmek, bir din yaratmakla eş anlamlı oluyor Apaydın‘n zihninde. Mehmed Âkif’le, bu söylediklerine dokunan kişiler arasında hiçbir zaman müspet bağ kurulamadı. Üstelik şimdiye kadar hitap ettiklerimin hepsi her şeyi ondan iyi bildikleri varsayımıyla hareket etti. Hâlâ hepsi öyle hareket etmektedir. Başka türlü hareket etmelerinin onların olanca müktesebatını tehdit ettiğinden Mehmed Âkif de elbette haberdardır.
“Mehmet Âkif [Apaydın Mehmet diyor] niye öyle (Kur’ân’dan alıp ilhamı, asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı”) söyledi veya o söylem sahipleri niye bir şeyi söylediler?” Bu soruyu kendi kendine soruyor Yunus Apaydın. Cevabı merak ediyorsunuz değil mi: “Hakikaten Batı karşısında bir yenilmişlik psikolojisi içindeyiz, batı teknolojide, sanayide ileri gidiyor, siz geride kalıyorsunuz ve değerleri artık onlar empoze etmeye başlıyorlar.” Samimi bir itirafla karşı karşıyayız, içten, Üç Mesele’yi okumuş da çıkaracağını çıkarmış, hakikati görmüş bir ilahiyatçı var karşımızda! “Sizin artık modern hayata tutunmanız lazım.” Bakın, bir ilahiyat profesörü var karşınızda, bırakın mantıksız şeyleri! “Şimdi ben Âkif’i değil, sadece o söylemi yargılıyorum. Âkif’in de kendine göre haklı olduğu taraf var. İşte suç Müslümanlıkta değil, bizim Müslümanlığımızda,” bunu derken Mehmed Âkif’in Müslümanlığını da yargılamaktadır; herhalde farkediyorsunuz. Mehmed Âkif kim, genç, zeki ve gayretli olduğu söylenen ilahiyat profesörü Yunus Apaydın kim?
Mehmed Âkif ondan daha mı bilgili yani, buna imkân var mı? Daha fazla alıntı yapmak istemiyorum, ancak o metne bakın, tahammül edebilirseniz sonuna kadar dayanın, neyin ne olduğunu göreceksiniz.

Mustafa İslamoğlu’nun bu konuda karşı çıkan tavrını hayretle dikkat çekici bulduğumu itiraf edebilirim. Büyük bir kitle bu mısraları (birçok mısraları da elbette) anlamaktan aciz. İçinde “İslâm” geçen herşeyi anlamaktan, algılamaktan aciz bırakıldık. Durum budur. Durum son derece vahimdir. Mensub olduğumuz din son din İslâm dinidir. Yaşadığımız, idrak ettiğimiz asır ise mensub olduğumuz dinin son din olduğunu kabul etmiyor, İslâm’ı herhangi bir din olarak görüyor, üstelik tehlikeli, durdurulması gereken, akla değil vahye dayalı bir din olarak nitelendiriyor. Âkif, rönesanstan beri gelen bu idraksizliği değiştirmek, muzmahill kılmak için bu idrak bozukluğuyla savaştı, zaman zaman tek başına da kalsa mücadele etti durdu. Onun için ona “İslâm şairi” dediler, bunu başka birisine, başka bie zamanda kimse söylemedi. Âkif “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” derken bâtılla ve/veya Batı’yla diyaloğa girmeliyiz, işbirliğine gitmeliyiz demedi, diyemezdi. Ama şöyle dedi:

“Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;
Veriniz hem de mesâînize son sür’atini;
Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
[yani ilimsiz, san’atsiz]
Çünkü milliyeti yok san’atin, ilmin; yalnız,
[yani bunlarda/bunlarla milliyetçilik olmaz; ilim de san’ât de millî olamaz]
İyi hâtırda tutun  ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için,
[yani gelişmemiz önündeki engel duvarını, Yahudi-Hıristiyan Batı’nın İslâm’ın önüne    çektiği setti yarıp geçmek için Mâide Sûresindeki “kendileri için dini kemale yetirilen ve üzerlerindeki nimeti tamâma erdirilenlerin “mâhiyyet-i rûhiyye”si yani Kur’ân ve Peygamber’in kılavuzluğunda yol takip etmesini asla unutmamalarını istiyor.]
Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye”niz olsun kılavuz.
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.”

Dücane Cündioğlu’nun bir yazısı var: “Lavaboda Abdest Almak” başlığını taşıyor. (27.01.2008 tarihli Yeni Şafak gazetesinden alınmıştır.)

Mehmed Akif’in şiirlerinde dile gelen “fikrî” unsurların önemli bir kısmı, geriye doğru izinin sürülmesi imkansız derecede “modern yorumlar”ın ürünüdür.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şu: İslâmcılar arasında pek revaç bulan ve hatta devlet politikası hâline bile getirilmiş bulunan bu “modern yorumlar”, Batı’da olup bitenleri anlamak/kavramak bakımından gerekli derinlikten büyük ölçüde mahrumdur.
Daha sade bir ifadeyle, “Batı’nın ilmini alalım, ahlâkını almayalım” şeklindeki denklem, Batı’da, Batı’nın tarihinde neler olup bittiğini hemen pek anlamamak demektir ki bu hoş ama boş yorumlara hâlâ itibar edilmesi, hakikaten üzücüdür.
Batı’nın ilmini alırsanız, ahlâkını da almak zorundasınız demektir. Üstelik bu ahlâk’ın gerçekte bir ‘ahlâksızlık’ olup olmadığı ise tartışmaya açıktır. Ahlâk(sızlık) ne demek meselâ?
Hiçbir komplekse girmeden dürüstçe bu “ahlâk”ın mahiyetini tartışabilmeli, zaten edinmiş olduğumuz davranış kalıplarının kökenini, coğrafyasını bir kez daha hatırlamaya çalışmalıyız.
***
Akif ne diyordu?
Alınız ilmini Garb’ın alınız san’atını
Veriniz mesainize hem de son sür’atını.
Akif, Garb’ın ilim ve sanatını (bilim ve teknolojisini), yine Garb’ın ahlâkının mümkün kıldığını dikkate almamıştı. Alamazdı da. Çünkü devrin bütün aydınları gibi o da hakim paradigmanın etkisinde düşünüyor ve yazıyordu. Devrin fikir cereyanları içerisinde, zannedildiği gibi, Batı’nın bilim ve teknolojisine muhalif kimse yoktu. Modernleşmenin öncüsü, başından itibaren “ulema” sınıfıydı.
Ulema’nın modernleşme yanlısı tutumu nedense sığ kafalarca görmezden gelinir. Oysa ulema —bir sınıf olarak— hep gücün, yani devletin yanında hareket etmiştir, ve devleti güçlendirecek hususlarda sorun çıkardığı hiç ama hiç görülmemiştir. Sünnî geleneğin bilinen bir özelliğidir. Şimdi olduğu gibi o yıllarda da “zamanın ruhu” az veya çok hepsinin damarlarında akıyordu; ve günü kurtarmak, günü kurtaracak yorumlar üretmekle mümkün olabilirdi. Ulema ve aydınların vazifesi de iktidara bu lojistik (entelektüel) desteği sağlamaktan ibaretti.***Son dönem Osmanlı aydınlarının Batı’ya ilişkin yorumları, —gayet pratik, pragmatist nedenlerden ötürü— ciddi kavrayış hatalarıyla malüldür. Devlet ve aydınları ortak bir paradigmanın içinde hareket ettiklerinden ötürü, ilim-ahlâk pazarlığı sadece psikolojik bir alışveriş olarak kaldı. Gerçekteyse alınan — ne kadar alınabildiyse— hem Garb’ın ilmiydi, hem de ahlâkı.
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.
Şairdir, mübalağa hakkıdır ama söylemek zorundayız: Sevgili Akifimiz yanılıyordu. Çünkü asrın idrakinin (modern bilincin), doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alması mümkün değildi. Bu ilhamın yorumlanması da gerekiyordu ve öyle de oldu. Daha açıkçası, ilhamın kendisi, bizzat bir yorumdan ibaretti. Alınmak istenen alındı, söyletilmek istenen söyletildi. O kadar. Hiç kimsenin bulunduğu noktadan sıçrayarak, yani onüç-ondört asrı atlayarak Kur’an’a, Kur’an’ın asrına gitmesi mümkün değildi (ise, oradan sıçrayarak bugüne gelmesi de mümkün değildir.)
Bu tür sıçrama teorileri, birer fantezidir. Gidip geleni görülmemiştir.

 

Yeniden Mehmed Âkif’e dönelim:

“Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

Hele i’lânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkâr-ı umûmiyyesi lâzım Garb’in;
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka îman gibi telkîn ile, dînin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…”   (30 Ocak 1913, Hakkın Sesleri’nden)

Mehmed Âkif’in ne dediğinin farkında mıyız? Yukarıdaki son dört mısraı yeniden okuyun ve yeniden, yeniden. Mehmed Âkif’i anlamak zorundayız, yeniden anlamak için başlamalıyız, Mehmed Âkif bildiğimiz gibi değil.

“Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası
Pek açık. İşte budur bence vücûdun yarası.
Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,
Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.
Bir cemaât ki dimâğında dönen hissiyât,
Cismin a’sâbına gelmez, durur âheng-i hayât;
Felcin a’râzını göstermeye başlar a’zâ.
Böyle bir bünye için vermeli hek hükme rızâ.”
[…]

“Garb’ın efkârını mâl etmeli Şark’ın beyni” der aynı şiirde (Süleymâniye Kürsüsünde).
“Şark’ın beyni” yani mütefekkir kısmı, Garb’ın fikirlerini mâl etmeli. “İlim Çin’de olsa da alınız.” (Tabii hemen, karşı çıkılacaktır: Mevzû’ hadis!) İlim, fikir, düşünce mâl edilecek, ortak şeylerdir. Mütefekkir kısmının dimâğıyla cemâatın a’sâbı arasında bir irtibat sağlanması lâzım; bu irtibat kurulamıyor, sıkıntı buradadır.

En’âm, 103’te şöyle buyurur Alah: Lâ tudrikuhu’l ebsâru ve huve yudrikul ebsâr. (Görme hassaları O’nu idrak edemez, ancak O, görme hassalarını idrak eder.) Asrın idrakini oluşturan görüş sahipleri, fikir sahipleri O’nu idrak edemez, ancak biz onları idrak eden Allah’ın Kitabına dayanarak onları İslâm’la tanıştırabiliriz.

 

(not: yazı bir takım ilâvelerle yenilenmektedir, sabırla ve merakla aynadan ayrılmayın!)

Ömer Aksay