Kütüphane Günlüğü

 

09.09.17

Kitaplarla dolu bir cami düşünüyorum, bir düş belki de. Bütün duvarları, yerden kubbe kemerine kadar kitap raflarıyla kaplı. Arapça, Farsça, Osmanlı Türkçesi, Cumhuriyet Türkçesi, İngilizce, Fransızca, Almanca… Kitaplar, kitaplar… Böyle bir cami! Sadece Diyanet’in yayınladığı, gönderdiği kitapları raflarına göstermelik olarak dizen camilerden değil. İçinde, yere oturup kitap okumak da mümkün olan bir cami. Bir düş mü?

09.09.17

Adını vermek istemediğim bir Diyanet görevlisinden e-postayla açıklama geldi:
“Camide bu kadar kitap olursa, namaz kılarken gözünüz kitaplara kayabilir!”

08.09.17

“İsmet Özel’de Yabancılaşma” adını taşıyan bir kitap.
Yazarı, hiç duymadığım bir isim: Tabip Gülbay.  Artuklu Yayınları’ndan 2015’de çıkmış.
Kitabın tanıtımından birkaç cümleyi okuduğumda kitabı almaktan maalesef vazgeçtim:
“Özel, sisteme karşı durmaya dönük bütün maddi tezahürlerin sistem tarafından bertaraf edildiğini, geriye sadece zihni, manevi bir mukavamet kaldığını belirtmekte ve “maddi tezahürler olmadan zihnen sistemin dışında kalmanın bir anlamı olabilir mi?” şeklindeki sorulara tatmin edici cevaplar verememekte[ymiş].”

“İslam’ın özgür olmanın bilgisi olduğunu belirten ve özgürlüğü, insan olmanın bilincine varmak ve melek olma özentisinden ve hayvan olma azabından kurtulmanın bir işareti olarak tanımlayan Özel’in, kendi özgürlük anlayışında, başkalarına özgürlük yok[muş].”

“Kendi özgürlüğü için uğraştığını, kendi özgürlüğünün başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırmasının umurunda olmadığını belirten Özel, bu tutumuyla kendisinden başkasına yaşam hakkı tanımayan, kendisinin evrensel aklı ve kültürü temsil ettiğini ve ürettiği bilginin tek doğru ve evrensel olduğunu iddia eden ve bu nedenle kendisinin de eleştirdiği modernitenin tuzağına düşmekten kendini kurtarama[mış].”

Bunlar artık kabak tadı veren iddialar. Herkes (her kesimde), İsmet Özel üzerinden prim yapma çabası, gayreti içinde. Bu da iyice bıktırdı artık.

06.09.17
Heybeli rıhtımındaki gazetecide Enis Batur’un iki kitabı: Pasaport Damgaları, Pervasız Pertavsız. Ada Defterleri’nde bu gazeteciden Enis Batur’un da bahsettiğini hatırlıyorum.

Her iki kitabı da bulmak imkânsız gibi. Pasaport Damgaları epeyce pörsümüş, solmuş, bitkin vaziyette olsa da belki birinin işine yarar. İkisi de Heybeli’de kendilerini fark edecek bir ‘yolcu’yu bekliyor.

06.09.17

Yazıyı okumak için Şubat 2017’yi beklemek zorundasınız. Şubat 2017 diye bir zaman varsa!”
Şubat 2017 diye bir zaman olmadı! Takvimde öyle bir zamana rastlamadım.
Aynada W.B.Yeats’le buluştum: Her Şey Ayartabilir Beni.

06.09.17

John Gray. Straw Dogs. Saman Köpekler. Dilek Şendil çevirisi güzel.
Hep geliyor insan merkezciliğine dayanıyor bu Hıristiyan kafası! Çıkmazın güzelliği de burada.
İnsan çıkmazdadır. Şiir çıkmazda. Martının biri burnumun dibinde: ouuvvv, vork, vork, vork, vork! Karganın biri araya giriyor.
Hıristiyanlıktan kurtulmak için Hıristiyanlık! Ateist olmak için bile Hıristiyanlık!
Kuran’daki gibi “insanın inişi/indirilişi”nden bahsedilmez bu insan bildirimi İncil’de. “İniş” bizi özgür kılanın “bilgi” olduğu gerçeğiyle yüzyüze bırakır. Bunu ancak Kuran’dan öğreniriz. Âdem’e “iniş”le birlikte kelimeler, isimler öğretilir. Âdem’e bağlanan (musahhar kılınan) “bilgi”dir. Yeryüzü bilgisi. Arzın, kainatın bilgisi. Âdem, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Meleklerin secde ettiği, onların bilmediğinin bilgisine, sırrına sahip, donanımlı elçidir. “Bilgi” bizi, beşer olarak hep olduğumuz yerde tutmaz, her türlü ahmaklığa yem yapmaz. “Bilgi” şudur: “Ben gizli hazine (kenz-i mahfî) idim, bilinmek istedim, Âdem’i yarattım.”
John Gray’in bütün bunlardan haberi yok. Olsun isterdim.

03.09.17

D.H.Lawrence. The Man Who Died.
[Hz.] İsa, ölüler arasından geri geliyor, insanlığı kurtarma fikrine [artık] son vermek üzere.
“İnsanlar özgür, bilinçli varlıklar olduklarını düşünedursunlar, onlar kandırılmış hayvanlardır [aslında].”
Onlar benim öldü[rüldü]ğümü sanıyorlar, oysa beni değil, onlar kendilerini öldürdüler. Kendi günahlarından kendilerini kurtarmak için benim imgemi kullandılar, benim yansımamla, imgemle, maskemle oynadılar. Bense aşkın bir dine mensûbum. Benim mensûb olduğum din ölümsüzlüğe açılan kapıdır. İnsan ölmez ölen hayvandır.

01.09.17

Wittgenstein’in Skjolden’deki kulübesiyle, Heidegger’in Todtnauberg’deki kulübesini karşılaştırıyorum. Bir de Jung’un Bollingen’deki minik Ortaçağ şatosu.
“Ev” üzerine okumalar.
Adam Sharr. Alberto Pérez-Gómez. Ladelle McWhorter. Turgut Cansever. Behçet Necatigil. İlhan Berk. Gaston Bachelard.

30.08.17

İsmet Özel’in son kitabı “Dil ile İkrar”ın kapağında Edvard Munch’a ait bir resim var. (TİYO, kitapların kapağındaki resimlerin kime ait olduğunu, resmin adını falan yazmıyor, buna gerek duymuyor; arayıp bulmak merak edene düşmekte. Kaç kişi merak ediyor acaba?)
Death in the Sickroom (Døden i sykeværelset / Hasta Odasında Ölüm) adını taşıyan bu resim, “Dil ile İkrar”ın kapağında neden yer alıyor, ne anlamı var?
Resimde yaşanan acının konusu şöyle: Hasır sandalyede sırtı bize dönük oturan hasta, ressamın kız kardeşi, 1877’de tüberkülozdan ölen Sophie‘dir. Teyze Karen Bjølstad (Munch beş yaşındayken annesi öldükten sonra çocuklara annelik yapar) Sophie‘nin başında ayakta duruyor. Baba (doktor Christian Munch) ellerini birleştirmiş dua ediyor. Erkek kardeşi Andreas hasta odasının kapısında ayakta, üzüntü içinde duruyor. Öndeki sandalyede oturan üzgün kız ressamın kız kardeşi Laura‘dır. Ayaktaki kızsa diğer kız kardeşi Inger‘dir. Arkası dönük olarak Sophie‘ye bakan ressamın kendisidir.
Sophie’nin acısı, perişan ailede bir şeyi dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmeğe mi vesile olmaktadır?
Munch “Çığlık” atarak da ikrar edileceğini göstermişti.

21.05.17

Enis Batur’un daha dumanı üstünde Fetret Notları’nı okuyorum. 2011-2016 arası bu notlar, Enis Batur’un bütün yazdıkları gibi beni çok ilgilendiriyor. Devamlı notlar alıyorum.

Sohrâb Sepihrî’nin  Yalnızlığımın Çinisi adlı ince şiir kitabını okuyorum. Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisi, Mart 2017.

(Okudukça diğerlerini de buraya ekleyeceğim, meselâ Michel Tournier, Düşüncelerin Aynası hemen önümde, bana işmar ediyor.)

22.05.17

Ferit Edgü’den “Korkuyorum – I Am Scared”.
İki dilli: Türkçe ve İngilizce. Nisan 2017, Sel Yayıcılık, Geceyarısı Kitapları.
Korkuyla bir solukta okunan (dinlenen)  bir füg: Korkuyorum.
Korkularını mı sıralıyor Ferit Edgü, yoksa korkularımızı mı? Benim adıma da korkuyor mu?
Meselâ Anıtkabir’den bile korkuyor.
İlk imza aldığım yazarlardan Ferit Edgü. 5 Nisan 1980’de, Kadıköy Muvakkithane Caddesi üzerindeki Gençlik Kitabevi’nde. O gün orada Edip Cansever, İlhan Berk, Salâh Birsel ve Nazlı Eray da vardı. Ben, Nazlı Eray hariç hepsine, bir valiz dolusu kitap getirip imzalatmıştım.

Müslüman saatına göre Cuma akşamları, her hafta, dört arkadaşla buluşup iki senedir İhyâu Ulûmi’d-Dîn okuyoruz. Bütün İhyâ çevirileriyle karşılaştırmalı bir okuma çalışması. Bu arada redaksiyon da yapıyorum, kendi İhyâ’mda; redaksiyonun redaksiyonunu! Yeni bir çevirisi daha çıktı, Aralık 2016’da İhyâ’nın, Dr. Abidin Sönmez ve Ömer Dönmez’e ait bu çeviriyi de merak ediyorum, “her yanım bin türlü merakla dalanmakta” ne yapabilirim!

Büyüyen Ay’dan Şubat 2017 basımı 110 sayfalık bir Gazâlî kitabı da masamda sabırla beni bekliyor, daha doğrusu iki kitap bir arada: Bâtınîlerin Belini Kıran Deliller adıyla  Prof. Dr. Ahmed Ateş tarafından çevirisi yapılan Kitâb-ı Kavâsimu’l-Bâtıniyye ve Te’vilin Temel İlkeleri adıyla Şerafeddin Yaltkaya çevirisi el-Kanûnü’l-Külli fi’t-Te’vil.

04.05.17

Cahit Zarifoğlu’nun ‘Ağaç Okul’ adlı Çocukalara Afganistan Şiirleri alt başlığıyla yayımlanan (Ekim 1989, Beyan) kitabına Gülbeddin Hikmetyar nedeniyle bir kere daha baktım (bazan okumakla bakmak ayrı fiiller değilmiş gibi geliyor insana).
Bir şairin, önemli, iz bırakan bir şairin; büyüklere yazdığı şiirleri fazlasıyla kapalı bulunan bir şairin, çocuklara seslenişinde neden bu kadar açık verdiğini, açık bıraktığını merak ediyorum. Keşke diyorum, çocuklar da kapalı bulsaydı! Belki de büyüklerin açamadıklarını onlar açarlardı!

29.04.17

Cemal Süreya’nın YKY’den yeni çıkan kitabı sürpriz oldu: Yabancı Yayınlar – Türk Dili Dergisi 1968-1975. Hazırlayanlar: Erol Gökşen’le Bahanur Garan Gökşen.
Merakla, her satırını okuduğum önemli bir kitap! Bugün, bırakın bir derginin bu titizlikte ve güncel ‘Yabancı Yayınlar’ kroniği yayınlamasını; bu düzeyde, donanımda yabancı yayınları takip ederek çeviri yapacak bir şair de ne yazık ki yok.
Yazıların hepsi, her satırı bugün de tazeliğini koruyor.

02.05.17

David Le Breton (1953)’la tuhaf bir ilişme (ilme[k]) durumu! On üç senedir Yürümeye Övgü (Eloge de la marche) masamda, çantamda. Her gün olmasa da, gün aşırı bir cümle okurum.
İsmail Yerguz’a çok teşekkür. Sel’e, İrfan Sancı’ya da. İnsanlara teşekkür etmeyen, Tanrı’ya şükredemez.
Du Silence / Sessizlik de yakında Sel’den çıkıyormuş.
Du Silence’ı bir arkadaşımla birlikte okumaya, anlamaya çalıştım ve Yürümeye Övgü gibi benimle (bizimle) ilişti. Bir ilmik var Breton’da, bizim doku(ma)ya ilişkin! Du Silence, beni hep N. P.’le olan beş-altı senelik o soyut sükût törenlerine götürdü.
Ten ve İz, Acının Antropolojisi benimle pek ilişmedi.
“Yürümek dünya yaşamını esasa indirgemeyi gerektirir” diyor David Le Breton, Yürümeye Övgü’de. Bu cümleyi, ilkin, doğru kavramıyor olabilirdim. Bir kez daha denediğimde, bir kez daha, birkaç kez daha, belki son bir kez daha, yanlış kavradığımı görüyor(d)um. “Esasa indirgemek”ten kastettiği ‘esas’a indirmek, yani yaratılış (ve/ya varoluş) esasına, gâyesine indirmek. Dünyaya indirilişimizin (düşüşümüzün değil, kesinlikle! Kilise düşüş’ü öne sürse de!) gâyesine indirgemeyi gerektirir yürümek. Âdem (baba-atamız) dünyaya indirirldiğinde Havvâ (ana-atamız) ile buluşarak, ayrılarak yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler. Dünya yürümek içindir. İnsan yürümek için dünyaya indirildi. Uyusun da büyüsün diye değil, yürüsün de büyüsün diye.

01.06.17

Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma / Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine.

Enis Batur, Fetret Notları / Çengelli İğneyle İliştirilmiş İçbükeyler.

İmam Gazâlî, Bâtınîlerin Belini Kıran Deliller / Kitâb-ı Kavâsimu’l-Bâtıniyye; Ahmed Ateş çevirisi.

İmam Gazâlî, Te’vilin Temel İlkeleri / el Kanûnü’l-Külli fi’t-Te’vil; Şerafeddin Yaltkaya çevirisi.

06.06.17

“kendine şaşıran insanlar görüyorum
aynaya uğrayan bakışlarda”

Tuğrul Tanyol, Ansızın Yaz, şiir, Kırmızı Kedi Yayınevi, Mayıs 2017.
Tuğrul Tanyol’un da “o ortak Tanrı sevgisini” dile getirişi beni hiç şaşırtmadı.

Cemal Kafadar’ın kitabı önemli.

09.07.17

Sahnenin Dışındakiler, Ahmet Hamdi Tanpınar. İstanbul’da sahne işgal altındadır. Asıl sahne ise Anadolu’da.

24.07.17

Yakup Kadri’nin ‘Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nı, otuz beş sene sonra üçüncü kez okuyorum. Ahmed Hâşim’in 1930 dolaylarında çekilmiş bir resmi var kitapta, bana yakışıklı göründü.
Ahmed Hâşim Çanakkale’de ihtiyat zabitidir, onun Çanakkale’yle ilgili neden tek satır yazmadığı merak edilir. “Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.”
Memet Fuat, Ahmet Haşim adlı kitabında durumu şöyle açıklıyordu: “Çanakkale Savaşı üzerine şiir yazmaları için şairler savaş alanlarına götürülüp gezdirilirken, Çanakkale Savaşı’na katılmış olan Haşim’i kimse hatırlamamıştır.”
Şöyle demiş Hâşim: “Ben, hâlâ mücadelemde devam ediyorum. Kime karşı bilir misin? Kendime karşı. Hem öyle bir öfke, öyle bir nefretle ki, aynada gördüğüm yüzüme tüküresiye kadar…”

02.08.17

Oktay Akbal’ın günlüklerini okuyorum.
Maalesef onları tenkit ederek, tashih ederek okumam gerekiyor.
Tâcîzâde Câfer Çelebi’nin dediği gibi, benim de “gece gündüz işi(m) tashîh-i merzâ” demek ki. (Merzâ, marazın çoğulu: Hastalıklar.)

19.08.17

İlyaz Bingül: “[İsmet Özel] ‘Turchia’da, Müslüman-Türk postuna bürülü bir ‘katolik’ ajanı mı?”
İlyaz Bingül’ün Şubat 2016’da gram yayınlarından çıkan kitabını (Türk Düğümü / Turchia’da Tarih Düğümü) okumaya (ç)alışıyorum.

24.08.17

Ernst Bloch, ‘İbn Sina ve Aristottelesçi Sol’ (Avicenna und die Aristotelische Linke, 1972). Tanıl Bora’nın çevirisinden. Bloch, aynasındaki çarpıtmalarla, işi bambaşka yerlere götürüyor. Onun aynasından ne İbni Sina’yı tanıyabiliyoruz, ne de İbni Rüşd’ü, böylece onlar da artık “asla aynısı değil”! Ha, biz İbni Sina’yı, İbni Rüşd’ü tanıyor muyduk acaba; o da ayrı bir mesele, ayrı bir dert, ayrı bir soru(n).