Şaire kulak veren cemaat

Mehmed Âkif, camideki şair değildi. Bir tespit yapacaksak, bu tespitle başlamamız şart.
Cami, hayatın dışında duramaz, sanatla, siyasetle, şiirle içli dışlıdır, birbirine kenetlenmiştir. Elbette ki şair de cemaatin içindedir, cemaatten birisidir aynı zamanda. Sözkonusu Mehmed Âkif olunca, onu camideki şair olarak tanıtmak, Mehmed Âkif’i hiç tanımamak demektir. Ne yazık ki, Mehmed Âkif’i tanımayanların, işine geldiği gibi anlayanların Mehmed Âkif hakkında yazıp okuduğu, atıp tuttuğıu bir cemaatin içindeyiz, bugün.
Mehmed Âkif, camideki şair olamaz, camide kalamazdı; camiden çıkan, hayatın içine karışan şairdi, cemaatin içindeki şairdi, meyhanede gözlem yapan, meyhaneyi bile yazan Müslümandı. Cemaati de, toplumu da kucaklıyordu.
Sadece camide değildi. Şaire kulak veren, şairi dinleyen, şaire vaaz verdiren bir cemaatten söz ediyorum. Bugün, böyle bir cemaat yok  ve uyuyan cemaate vaizlik yapacak bir şair de yok. Ne yazık ki yok! Çünkü, olmaması için camiyi ahır yaptılar, camiyi kapattılar, camiden şiiri ve şuuru çıkardılar, camide kutlu doğum ayinleri yaptılar, uyutan vaizler buldular ve bugünlere geldik.
Safahat’ın ikinci kitabı Süleymâniye Kürsüsünde başlığını taşır (1912), orada şöyle der Mehmed Âkif:
“Kimi câmi’lerin artık kocaman bir opera;
Kiminin göğsünde haç, boynuna takmışlar çan,
Kimi olmuş balo şu karşımda duran minberde;
O, sizin secdeye baş koyduğunuz, mermerde,
Dişi, erkek, bir alay murdar ayak dans ediyor;
İşveler, kahkahalar kubbeyi gümbürdetiyor!
Avlu baştan başa binlerce dilenciyle dolu…
Eski sâhipleri mülkün kapamışlar da yolu,
El açıp yalvarıyorlar yeni sâhiplerine!”
Bundan sonra gelen  üç satırda sadece noktalar vardır. Sayın M. Ertuğrul Düzdağ, burada bir dipnotla bize şu satırları okutur: “Bir zamandan beri için için ağlayan cemâat bu levhanın karşısında feryâdını zaptedemedi. Mâbedin içi bir mahşer hâlini aldı. O hây ü hûy arasında ihtiyarın, bir müddet ne söylediği işitilemedi. Nihâyet o da beş on dakika beklemeye mecbûr oldu.”

tumblr_nji9u0vRRe1tkm6cko1_500
Mihrap, Osman Hamdi Bey, 1901 (Sultanahmet Camii mihrabı, yerdekiler Kur’an-ı Kerîm)

Süleymâniye Kürsüsünde, Mehmed Âkif “Bir cemâat ki:” diye başlayarak cemaatin ne durumda olduğunu, ne olması gerektiğini bir-iki kez açıklar. Onun, bütün ümmeti tek bir camaat olarak görmesi hasebiyle, bir şair olarak cemaatle bütünleşmesi şairliğiyle mümkün olmuş, bu durum, ona şairliği sayesinde nasip olmuştur.

Şairin camide, cemaatle ne işi olabilirdi? Camiden başka yer mi kalmadı şaire?
Cemaat, Mehmed Âkif’e tutunuyordu, Mehmed Âkif cemaatı “kari” olarak görüyordu. Usûlünce okuyan, kırâat bilen, imam Kur’an okurken onu takip eden, takıldığı bir yer olursa hatırlatarak ona yardımcı olan: kari. (Safahat’ın, M. Ertuğrul Düzdağ tarafından hazırlanan latin harfli basımında sözcüğün kàri’ şeklinde yazımı tercih edilmiştir.)

“Şimdi ey sevgili kàri’, azıcık vaktin eğer,
Varsa -memnûn olacaksın- beni ta’kîb ediver.” diyor Süleymâniye Kürsüsünde.
Yani; ben okuyayım sen de beni takip et. Bu cemaat nerede kaldı? Nerede kaybettik bu cemaati biz? Şair nerede, cemaat nerede?
Cemaat, şairi (Mehmed Âkif’i) takip ediyordu, ama şairi (cemaatin takip ettiği Mehmed Âkif’i) polis de takip ediyordu. Bir başka şair, 1974’te “polistir babam” diyecek ve açıklamasını da yapacaktı, çünkü huzursuzdu: “Cumhuriyetin bir kuludur”. İki şair, (şair Türk mü desem?) camilerin konumundan bahseder: Mehmed Âkif ve İsmet Özel.
“Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:
Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur”

Camilerin konumu, polislerin konumu, cemaatin konumu iki şairi de huzursuz etmektedir, varlık sancısıyla çığırmak zorunda kalırlar.

Mehmed Âkif, camideki şair değildi. Bunu dedim ve ne dediğimi biliyorum çok şükür. Mehmed Âkif, şiirle camii buluşturan şair olabilir. Bir tespit yapacaksak, bu tespitle başlamamız şart. Ancak, bir türlü bu tespitle başlayamıyoruz; neden? Herkes, her şeyi daha iyi bildiğini sanıyor da ondan. Bir avukatım var benim; bütün avukatlar gibi çok akıllı, çok bilgili, çok çabuk kavrayan, sorgulayan. Hemen davranmış: “Şairin camide olması neden yanlış? Veya camide olmak, hayatın dışında olmak mıdır?” diye sordu, kısa bir cevap verdim. Bu kez: “Gayrimüslimlerin cami tanımını esas alırsak, yani camii hayatın dışında,  sadece namaz kılınan bir mekanla sınırlarsak, elbette Mehmet Akif camideki şair olamaz.” dedi, kendini yanıtladı. Karşılık verdim yine kısacık. “Ama müslümanların/müminlerin/muhlislerin/ muhsinlerin camii tanımını esas alırsak, yani camii, hayatın dışında değil, sanatla, siyasetle, şiirle içli dışlı, birbirine kenetlenmiş bir mekan olarak kabul edersek Mehmet Akif tam da camideki şairdir.” dedi bu kez de, beni kışkırtıyor, sorguluyor.
“Ne yapsam
döl saçan her rüzgârın
vebası bende kalacak”
onun için sustum. Devam etme isteğim kalmadı, kimden sabır dileyeyim artık, kimi merakla bekleteyim, kimsenin beklediğine değecek bir sürprizim yok.
Godot’yu bekleyin, bir camiye girip, hûşû içinde! Hem bakın “kutlu doğum”u da yaklaşıyor yeni Türkiye‘nin yeni peygamberinin “kutlu doğum”u!