Şiir Gündelikleri XIV

Ömer Aksay

 

ŞİİR GÜNDELİKLERİ

(Şiire Dâhil Notlar)

 

1 Temmuz 2016’da yayımlanan Şiir Gündelikleri’nin XII. tefrikasında Emil Mihai Cioran’dan ihbar niteliğinde bir cümleyi almıştım. Var Olma Eğilimi’nde (La Tentation d’exister; Kenan Sarıalioğlu’nun çevirisi, Metis, Mart 2016) çok enteresan bir şey söylüyordu Cioran: “Şiir şairini ezecek.”
Ne demekti bu? Hangi şiir şairini ezecekti? Ne zaman, nerede, hangi dilde?
Sorular peşpeşe sıralanabilirdi. Ya yanıtlar? Kim yanıtlayacaktı bu soruları?
Okuduğumdan beri düşünüyorum, uykularım bile kaçıyor. Tomris Uyar 26 Ağustos 1975 tarihli  Gündökümü’ne şöyle başlar: “Uykunuz kaçtı mı, kültürünüz artıyor.”
Şiirin(in) şairi(ni) ezecek olması doğrudan doğruya kültürle ilgili. Kültürümüzü kaybettiğimizin farkında bile değilsek derin bir uykudayız demektir, üstelik hiçbir şey uykumuzu kaçırmıyorsa. Kültürünü, geleneğini, özünü, inancını, imanını kaybettiğinde şiir şairini ezecektir. Şiir ezilmez, şiirin tahtı şairi ezer. Sorumlu olan şairlerdir; onlar sorumluluklarını unuturlarsa şiir onları ezer geçer.
Şiir şairi(ni) nasıl ezer? Tankların altında ezer, yumrukla ezer, iktidarla ezer, ödülle ezer, trafik kazasında ezer, alkol komasında ezer, fillerin ayakları altında ezer.
İsmet Özel, “Şiirin başından defedemediği belâ”dan söz ediyordu. Böyle bir belâ mı varmış şiirin başında? Diye sorduğunuzu varsayalım. Bu belâ “türlü entrikalarla biz Türklere millî dava bahsinde züppeliğin cazibesinden arınma fırsatı bırakılmamasıdır.” Girift, değişik ilmeklerle ince ince işlenmiş bir cümle değil mi? Hiç alışık olmadığınız tarzda. Ne yapalım, varsa kafa yoracağız biraz. Hangi “züppeliğin cazibesinden” bahsedildiğini merak mı ediyorsunuz? “Günümüzde cazibe yaratan züppeliği Amerika aleyhtarlığında bulabiliriz” diyor İsmet Özel. Kültürünüzü Amerika’dan almıyorsanız buyurun bakalım: “Amerika aleyhtarlığında” gizlenen bir züppelik, hem bu zübbeliğin cazibesi de cabası! Ve sözü, kapitalist kültürün hegemonyası altında ezilen şaire getiriyor: “Şairlik kisvesine talip garibanların bundan istifadeye yeltenecek olmasına şaşırmamalı.” Bu ezikliği gidermenin, üstünü örtmenin yolunu ezik ve gariban şair ancak “Amerika aleyhtarlığında bulabilir.” Vasfını tekrar kazanmak zorunda olan bir millet olarak hep ezik şairlerin (şairlik kisvesine talip garibanların) şiirleriyle avunduğumuz kadar belaları savuşturuyormuş gibi yapıyoruz.

//

Nietzsche, “dass die grossen Meister der Prosa fast immer auch Dichter gewesen sind” (düzyazının büyük ustaları her zaman şairler olmuştur) der, arkasından da ekler: “und fürwahr, man schreibt nur im Angesichte der Poesie gute Prosa!” (ve aslında, iyi düzyazı şiirle [aynada] yüzleşerek yazılır!)
Nietzsche’nin Die fröhliche Wissenschaft (Neşeli Bilim) adlı kitabından aldığım bu cümlelerde geçen şiirle yüzleşmeyi, bugün birçok düzyazarın unuttuğu veya yüzleşecek cesareti olmadığı ortada. Şiirdeki ustalığını düzyazıda da ispat edenlerin gazetedeki köşe yazıları bile şiirden nasibini alır, almıştır.
Biz düzyaşam sürdürmeye fazlasıyla kapıldık, bizim için bir tuzak kuruldu geçtiğimiz yüzyılın başında: şiirden mahrum bir düzyaşam. Şiirden nasibini alamamış düzyazarlar ürettik, şiir eksikliğinden, şiir yetmezliğinden yüzyılın başında felce uğradık, elimiz ayağımız tutmaz oldu. Yazımız münbit değil.
İkinci Yeni’nin yedi adamı içinde bir tane düzyazı ustası çıktı: Cemal Süreya; o da fazla bir şey üretemeden çekip gitmek zorunda kaldı. İki önemli isim var bugün, ikisi de birbirinden farklı kulvarlarda koşuyor, ikisi de sıkı şair, ikisi de durmaksızın üretiyor: Enis Batur ve İsmet Özel.
Ataç’ın, Salâh Birsel’in, Oğuz Atay’ın, Nuri Pakdil’in, ilk hikâyeleriyle Rasim Özdenören’in katkılarını da teslim etmek lâzım; ama maalesef yetersiz! Yetmiyor gücümüz, yüzyılın yatağını değiştirmeye. Cemil Meriç’in düzyazısı yazgısına dolandı. Tanpınar kendini aşamadı. Peyami Safa da, Kemal Tahir de şiirle yüzleşmeye fırsat bulamadı,  bulsalardı çok farklı olurdu. Tomris Uyar’ın şansı çok fazlaydı; şans işte, nişans! Gerisi: hikâye!
Yaşar Kemal’in şiirle alâkası yok, onun işi türkü, ağıt, koşma. Sait Faik de şiire çok açık sayılmazdı. Adalet Ağaoğlu’nun, Füruzan’ın şiirden nasibi ne kadar, hiç merak ettiniz mi? Bir Ferit Edgü, bir Muzaffer Buyrukçu, bir Selim İleri’nin de eh artık, olsun.
Bizim düzyazarımız Mehmed Âkif’i şair olarak anlamaktan uzaktır, İkinci Yeni’yi kavramamıştır, şiire daha çok denetleme kurulu üyesi gibi ya da seçici kurul üyesi gibi yaklaşır, şairin kişiliğini önemsemez. İsmet Özel’in şiirini okuduklarını sanırlar, ama düşünceleriyle -olur ki, tesadüfen bir aynanın önünde- yüzleşmekten korkarlar. Şairler düzyazıyla da yüzleştikleri için her zaman daha iyi düz de yazı/verirler.
Bir şey daha söylüyor Nietzsche: “ohne den Vers war man Nichts, durch den Vers wurde man beinahe ein Gott.” (Şiir [mısra/ayet] olmadan bir hiç, şiir sayesinde neredeyse bir Tanrı [katında]).
Bizim bir hayat-memat şuuruna sahip olmadan ne şiire ne düzyazıya erişemeyeceğimiz ortadadır.

//

Midhat Cemal Kuntay’ın “İstiklâl Şairi Mehmet Akif” adında, 24 sayfalık (Ülkü Kitabevi 1944 basımı) bir kitapçığını buldum sahafta. Âkif’in “ölümünün altıncı yıldönümü münasebetiyle” yayınlandığı belirtilmiş. Kitap(çık)ta yer alan bir bölümde ‘İstiklâl Marşı’nın nasıl millî marş olduğu’ Büyük Millet Meclisi zabıt ceridesinden aktarılmış. İstiklâl Marşı konusunda konuşan on iki mebustan biri “Çangırı mebusu Hacı Tevfik efendi”dir, şöyle diyor bu mebus:
“Efendiler, bendeniz, bu şiirin şu hakikat kürsülerine nasıl çıktığına tahayyür ediyorum. Bunu Meclisi Maarif kendisi intihap eder, kendisi tashih eder, kendisi yapar. Gerçi şiir bir meziyettir. Gerçi şiir bir zîverdir, lâkin bir hayaldir, bu kürsî-i hakikata çıkması doğru değildir. Eğer tercih lâzım geliyorsa, Âkif beyin şiiri gayet güzel yazılmıştır. Lâkin biz bugün Aşiyan’da değiliz. Millet Meclisinin kürsüsünde olduğumuzu unutmayalım.”
Etraftan “doğru” sesleri duyulmuş.
Bu zihniyete göre şiir (burada İstiklî Marşı) bir hayal ürünüdür ve hakikati temsil eden Meclis’in kürsüsüne çıkması elbette muhaldir!

//

‘Şiir, sadece burada!’ spotuyla girmişti, 22 Haziran 2016’da sadece Aynaya Özgü’de yayımlanan şiirim: Kehribarın Soluk Aldığı Kadar. Kışkırtıcı, tahrik edici, giderek birilerinin sinirlerini bozacak nitelikte imgeler taşıyan bir şiirdi. Benim için şiirin bir anlamı da birilerinin sinirlerini bozmaktır.
Önemsemediğimi, göz ardı ettiğimi vurgulamak için “aynada kalan noksanlarımdan askerî bir harekât” düzenlenebileceğini ifade ediyordum meselâ.
Kadınlardan bahsediyordum, “itikadî açıdan daima millî” olduklarına dikkat çekiyordum. Kadınlar için ilmî hakikatler önemsizdir, onlar millî duygularla, eğer “çok uluslu şirk izin verirse” bütün saflıklarıyla kalben tasdik ederler.
Aşırı rahatsız ediciydi, 22 Haziran’dan bu yana şu dizelerden rahatsız olan birine rastladım da haberim mi olmadı:
“kelimeler çoğaldı seçkin bir kavmin günahları gibi
her tarafta ganimet, elini sallasan elli cariye.”

“Herkesin cinnetinde bir son sınır
bir andaç, herkes için ötesinde savaşırken
yasanın yürürlüğe konduğu zamansızlık
asıl tarihin başlangıcı orada, o son sınırda
herkes kaderiyle başbaşadır.
/…/

Şimdi durmadan sirenler çalıyor
kulaklarımda çığlıklar.”

Herhalde kimsenin şiirle uğraşacak zamanı yok! Bu gidişle olacağını da sanmıyorum!

//

Bir şiiri beğenip de, hiç üşenmeden gidip, hemen, o saat şairinin e-posta adresini bir yerden bulup, şairinin hiç okuma tenezzülünde bile bulunmayacağını bile bile bir e-posta gönderdiniz mi?