Şiirde vaziyet almak

 

kKGov9xG7B

Terziler Geldiler / Turgut Uyar

Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra
sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle..
Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi,

“Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler
piyangocular, çiçek satın alanlar,
balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını
zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar.
Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler.”

Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
Şarkılara başladılar ölmüş bir at için
Makaslarını bırakmadılar
Bekleniyorlardı.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı!
Sen açardın,
Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen!
Tüylerin karaparlaktı. Koşumların,
-kokulu yağlarla ovulup parlatılan-
nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.

Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at!
Toynaklarını liflerle ovardık
Senin karaya boyanırdı koşuşun
Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri.
Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından
Ne güzel gözlerin vardı Kara at!
Binlerce kişi,
-çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut
darmadağın giysileriyle herkes
körler ve cüzzamlılar,
bütün kutsal kitaplar kalabalığı,
ermişler, kargışlılar ve günahlılar
gebe kadınlar, vâz edenler
ve dondurmacılar ve at cambazları ve
tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle
Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve
yalvaçlar…-
ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş
senin mutlu ovanı doldurup
haykırırlardı.
Büyük sesler içinde sen, geçerdin…”

Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık.
Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde
Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik
Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar
Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan
Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları
Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler
Beğenip gülümsediler.

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Senin eyerin ne güzeldi.
Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü
Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna
Seninle öteleri ansırdık.
Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı
Kedinin varlığı erişilmez kişilik
Güneşli bir damda
İçimizden gemiler kaldırırdın,
Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik
Bayramımızdın. Kuburlukların
bütün kişniş ve badem doluydu.
Şimdi dar dünya
Ölümün büyük hızı kesildi.”

Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler.
Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey
Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar
Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok
Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş
yerlerde kırpıntılar,

“oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar
vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar,
düğmeler, ilikler
iplik döküntüleri, kumaş parçaları,
karanlık akşamüstleri ve sabahlar,
dükkân tabelâları, kartvizitler…”

kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok.
Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda
Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler,

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
Koşuşun büyütürdü dünyayı senin!
Sen nasıl da koşardın.
Biz güneyde yatardık, sen koşardın
Hangi at güzelse ondan da güzeldin
Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi
bir karaya göğü
ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu.
Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel
ağzında,
herkesi sevinçle haykırtan.
Başın yaraşırdı düşüncemize ve
gözlerine saygıyla bakardık…”

Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler.
Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler;

“Ey artık ölmüş olan at! -dediler-
En güzeli oydu işte, yüzünün
savaşla ilişkisi.
Boydanboya bir karşıkoyma, denge
ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.
O ağaç senin kanınla beslenirdi,
hepimizi besleyen.
Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız
senin karşında,
alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve
her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”

 

(Tütünler Islak, 1962, Dost, 36 sayfa.)

——————————————————-

Şiire peşpeşe soruları yöneltiyoruz: Neden terziler? Terziler kimler? Terziler kimler için, neden, hangi elbiseyi dikmek için geldiler? Terziler bir şey diktiler mi, prova aldılar mı? Terzilerin diktiklerini giyen oldu mu, üstlerinde nasıl durdu? Geldikleri yer neresiydi? Gelen kaç terziydi? Sonra gittiler mi?

“Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler;”

Şiir bize böyle diyor.
Terziler kimler için, neden, hangi elbiseyi dikmek için geldiler?

Terzilerin bir elbise dikmek için değil, eskiyen elbisemizi tamir etmek, söküklerimizi, yırtıklarımızı dikmek için geldikleri veya getirildikleri anlaşılıyor. 1970 tarihli bir Ece Ayhan şiirinin adı “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur” (Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, 1973). Yani herkes aynı zamanda kendi kendinin terzisi de olmakta. Elbette bir terzinin yaptığı gibi iş çıkaramaz herkes. Terziye ihtiyaç vardı, kesinlikle, herkesin giysisi tamir gerektiriyordu, toplum olarak yırtığımızla söküğümüzle uğraşıp duruyorduk. Bu kadar çok terzi geleceğini hiç beklemiyordu halk. “Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler” vardı.

 

“Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar.”

Burada, terziler hakkında sanki bir ipucu var. Terziler de halk gibi yarım kalmış, tamamlanmamış, dökük saçıktır.

 

“Kumaşlar bulundu” diyor şiir, epeyce kumaş bulunması gerektiği anlaşılmaktadır. “Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular” dizesi, kumaşların bulunması için gösterilen çabaya dikkatimizi çeker. “Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler”  nasıl kumaşlar bulunduğunu haber verir bize, “ısınmaz kalın kumaşların” bulunduğunu, bunların tercih edildiğini öğreniriz. Kumaşlar hakkında bu bilgilerin bize hiçbir yararı olmaz. Bu kumaşlar, bize dikilecek elbiseler hakkında hiçbir fikir vermez. “Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında,” diyor, acaba ne vardı, ne olabilirdi “ısınmaz kalın kumaşların altında,” ki kumaşlar kesilip biçilirken altındaki şey de kesilip biçilmekte?