‘Erol’mak veya Elvis olmak!

 


erol3dubuffet_inst_2008_v11

22 Mart 1936 Adana doğumlu, Türk pop müziği sanatçısı Erol Büyükburç da hayata veda etti.

9 Şubat 2015 tarihli “Cumhuriyet Altınından Yapılan Tanrıçalar” başlıklı yazı, Aynaya Özgü’de “Cumhuriyet’in divası” olarak anılan Müzeyyen Senar’ın ölümü üzerine yayınlanmıştı. Bu yazı da bir başka popüler müzik sembolünün ölümü üzerine yayınlanıyor.
Büyükburç da Cumhuriyet’ten sonra yetişen kültür ürünlerinden. Tohumlar Cumhuriyet’le birlikte atılmıştı.
Er olmakla Elvis olmak arasında kalan bir gencin tercihini seyrettik. Film buydu.

fft22_mf3775969

Sayın Beşir Ayvazoğlu‘nun 1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi‘nde şöyle açıklama yapar:

“Mustafa Kemal’in harf inkılâbını halka duyurduğu 8 Ağustos 1928 gecesi, Falih Rıfkı [Atay] tarafından okunan açıklama, Cumhuriyet’in kültür politikasında artık eski musikiye de yer olmadığı anlamına geliyordu. Gerek Sarayburnu açıklaması, gerekse daha sonraki açıklamalar, 1932 yılında radyolarda Türk musikisi icrasının yasaklanmasına yol açtı; devlet artık bütün imkânlarıyla çoksesli müziğin arkasındaydı. Zaten Cumhuriyet’in ilk işlerinden biri Ankara’da tamamen batı musikisine dayalı bir Musiki Muallim Mektebi kurmak (1924), orta dereceli okullarda “alaturka” tedrisatına son vermek ve adı İstanbul Konservatuarı oalarak değiştirilen Darülelhan’ın Türk musikisi şubesini kapatmak olmuştu (1926).
Sayın Beşir Ayvazoğlu, “Müzikte inkılâbın harf inkılâbından bile önce gerçekleştirilmesi”nden söz etmektedir. (s:174, 175)
Erol Büyükburç, aynaya baktığında kendi yerinde Elvis Presley’i görüyordu. Ancak aynadan ayrıldığında, ne Elvis kalıyordu ne de kendisi. Olan biten bir yanılsamadan, bir yansımadan ibaretti. 2003’de yapılan bir söyleşide şunları söylemiş Erol Büyükburç:

“İlk taş plağım benim “It’s Now Or Never”dı. Elvis Presley versiyonuydu. O taş plağın arkasında da benim bestem “Little Lucy” vardı. […] Elvis şarkılarına karşı bayağı bir yaklaşım oldu. Surrender, Can’t Help Falling In Love…Ama ben söylerken aynı Elvis gibi söylemiyordum. Ben bazen tonunu yükseltiyordum. Daha benim sesime örtüşen şekilde yapıyordum. Bu çok önemlidir, esas o şarkıyı kendi kimliğinde söylemek gerekir. […] Nat King Cole bir parçayı RE Majör söyledi diye “aman ben de öyle söyliyeyim” derseniz olmaz. Onu ben tutarım SOL’de söylerim, LA’da söylerim. Ama iyice inceledikten sonra tabii. Elvis’de de böyle yapardım. Bazı şarkılarda benimkiler daha böyle bağırtılı falan görülebilir o yüzden. Bu bir tarz meselesi. […]  Ben  Elvis’in neler hissettiğini içimde duyumsuyordum, […]  Çektiği bütün sıkıntıyı, neşesini, yaşamındaki açmazları falan burdan takip edebiliyordum. Çünkü Türkiye laboratuvarında da aynı şeyler sözkonusuydu. Aynı dertler burda da vardı.  Onu çok iyi anladığımı hissediyordum bakışından, duruşundan…Ne bileyim, mesela ikimiz de annemize çok düşkündük. Hayata bakışını da yakın hissediyordum kendiminkine. Biraz sezgisel bir şey. İlk dinlediğimde sanki çok yakın birini bulmuş gibi sevinç hissetmiştim. Ona öykünme adına değil, uzaktaydı ama aynı zamanda da çok yakındaydı. Sanki içimdeydi…Enteresan ama ben Yunus Emre’yi de öyle yaptım, içimde hissederek, o ışığı içimde hissettim. Başkaları da vardır, mesela Frank Sinatra. Onu da çok yakın hissederim. O kuşaktan pek çok sanatçıyı yakın hissettim, ama en çok Elvis’i…Ne bileyim, öteki tarafta karşılaşınca belki çok seviniriz gibi geliyor bana… (burada duygulanıyor). [Elvis ölünce] Tabii çok üzüldüm bir süre… Ama şöhretini söndürmeden öldü… Son yılları biraz üzücüydü… Elvis dahi bir insandı. Kafamızda böyle “dahi” deyince illa Einstein görüntüsü oluşur. Halbuki Elvis gerçek bir dahiydi.”

Daha ne söylenebilir ki!